Keşke ağaçlar sıcakkanlı olsaydı, o zaman kışın da
ormanlarda sevişebilirdik diye düşünürken apartmanımızın altına bütün sevimsiz
söylemlerin bağırıla çağırıla tükenmek bilmez tekrarlarla savurulduğu bir kıraathane
açıldı. Berberian Sound Studio’daki perde konumlandırmasından bahsettiğimiz
sırada kapı önünden ayakkabılarım çalındı. Edward Hopper’in tuvalinin Roy
Andersson’un gümüş perdesine ne kadar benzediğini düşünürken otopark mafyası
kavgası izlemekteydim. Saman yerine çilekle beslenen ineklerden milkshakeler
sağıldığı bir dünya isterken çok kullanılmış vileda suyuna batırılıp
çıkarılıyordum.
Vapura bindim. Geç kalacağım çoktan belli. Yine de
geç kalmakla kalmamak arasındaki farkın takip eden aylardaki işsizlik
oranlarına etki edebileceği bu kritik toplantı için standartların üzerinde bir rahatlığa
sahibim. Vapurun içi hınca hınç dolu, ayakta durmaya bile yer yok. Sadece şu ayaktakilerle
Marc Andre Robinson ve Doris Salcedo’nun tüm sandalyelerini kapatabilirsiniz. Dışarı
çıkıyorum, neyse ki hava soğuk da dışarısı pek kalabalık değil. Bir grup 25. evren
güzelinin arasında yer buluyorum kendime. Aslında benden çok rahatsız oldular.
Hak veriyorum. Ama neyse ki hiçbiri bu rahatsızlığı dile getirebilecek özgüvene
sahip değil. Modern dünyanın iyi yanları işte. Tam arkamda, çok emin olamasam
da, lise arkadaşım var. Selam vermeyi tercih etmedim, sanırım yolculuğumuzun
sonuna kadar da etmeyeceğim. Denk gelirsek de hemen telefonuma bakıyormuş gibi
kafamı eğerim, geçer gider. Modern dünyanın iyi yanları saymakla bitmiyor
görüyorsunuz ki. Aslında sevmediğim biri değil, hatta hatırımda son
görüşmemizden kalan naif bir yaklaşımı var, LCD paneller metrekare üzerinden
satılmaya başladığında gelecek gelmiş olacak diye. Babası halıcı, armut da
dibini nereye gitse götürüyor. Ama çok zaman oldu görüşmeyeli. Yani konuşsak ne
konuşacağız zaten.
Tam karşımdaki çöp sepetine gözüm takıldı. Hemen önünde yerde bir şişe var. O kadar
nizamlı duruyor ki şişe sanırsınız özellikle konulmuş. Acaba dedim, hani oluyor
ya, o şişeyi oradan alıp çöpe atacağı alkışlayacak bir kitle mi var etrafta.
Bir kıllanma geldi bana, etraftaki insanlara bakmaya başladım. Hani birbirinden
çok ayrık oturan iki insanın birbirine göz kırpışını falan yakalasam aha
diyeceğim, tamam bu ondan, gidip atacağım şişeyi. Ama yakalayamıyorum işte o
göz kırpmayı. Alkış almayacaksam da kalkıp şişeyi çöpe atmak çok saçma geliyor.
Aslında bir alkışa ihtiyacım da yok değil. Denemeye değebilir. Hele ki dünkü
olaydan sonra egom iyice düştü, bunalımlardayım. Tekrardan azıcık güçlü
hissetmeye başlamam lazım.
Kafede otururken konu bir anda Doğan Canku’ya
gelmişti. Tanıyorum ya ben onu dedim. Aslında sebepsiz ve eğlencesine
söylediğim bir laftı, çok da yersizdi. Ama ciddi sanıp şaşırdı, hem de çok şaşırdı.
Asılsız iddiamın üzerindeki etkisini görünce hayır tabii ki tanımıyorum
demedim. Asla demem. Hiç bu kadar etkileyememiştim ve belki de
etkileyemeyecektim. Evet, dedim, tanıyorum. İmzalı albümü de vardır sende o
zaman, bana da imzalatır mısın dedi. Yok dedim, hiç aklıma gelmedi imzasını
almak, biraz samimiyiz de. Bu büyü yeter ki bozulmasın, gerekirse ruhumu satar,
bu büyüden alırdım. Peki dedi nereden tanıyorsunuz birbirinizi. Tam yalan
semalarında bulutlara tutunmuş bir ikili salto üçlü burgu daha çıkaracakken ekmeğin
yağlı tarafı ya bu yalan işi illa ters düşecek, hayatım boyunca sokakta bir
kere karşılaşmadığım adam tam hakkındaki yalanlarımın üzerine kapıdan içeri
girdi. Neyse ki sadece ben gördüm. Gördüğüm gibi de çişim geldi dedim, tuvalete
kaçtım. Ne yapacağımı bilmiyordum. Ben tuvaletten geri çıkana kadar tanışmamız
ve albüm imzalatmaya lüzum görmeyecek kadar samimi olmamız gerekiyordu. Tuvalet kapısının arkasında, on metre uzakta
oturan Doğan Canku’ya bir şekilde ulaşmalıydım. Telefonu elime aldım, info@dcanku
gibi bir mail aramaya başladım. Yok. Bir internet sitesi bile yok. Facebook’tan
arkadaşlık isteği gönderebiliyorum adama o derece. Yahu bu kadar mı ünsüz bu
adam. Serhan Poçan tanınmış kişi diye geçiyor Doğan geçmiyor. Evet zaten o
zaman bundan sonra Doğan. Hemen yolladım arkadaşlık isteğimi. Bir iki dakikaya
telefonuna notif düşecek, bakacak ki ben eklemişim. Aa eski dostum Efe eklemiş
derse sıkıntı yok, ben onu tanımasam da olur o beni zaten tanıyorsa. Demezse ama
hemen kendisine durumu anlatacağım o da tamam deyip yardım edecek. Her türlü
zaferle çıkmalıydım o kabinden. Olmadı. Doğan’ın yaşlı olduğunu unutmuşum. İsteği
büyük ihtimal görmedi bile. Belki çoktan zaten şifresini bile unutmuştur
hesabının. Rezillik. Kabinden çıktığımda ikisini sohbet ediyorken buldum. Ben
içerdeyken her şey çoktan açıklığa kavuşmuştu. Adama gidip Doğan naber ya
çıkaramadın mı beni deyip rezilliğin boyutunu büyütmek de istemedim. Dümdüz
kapıya doğru yürüdüm gözlerimi hiç o tarafa çevirmedim. Terk ettim gittim.
Dün tam bir eziktim. Ama şimdi kahraman
olabilirdim. Şişe bana bunu verebilirdi. Belki çok güzel alıp çöpe atarsam,
yani o kadar güzel atarsam ben de tanınmış kişi olarak anılmaya
başlayabilirdim. Bir his geldi. Olacak gibiydi. Kafamda ölçtüm, aydınlık
sabahları gördüm ufukta. Kalktım attım şişeyi çöp kutusuna döndüm arkamı, açtım
kollarımı, alkışları tebrikleri bekliyorum. Kimsede tık yok. Dünün üzerine bir
yenilgi daha. Üstelik bu sefer güvendiğim yerden. Kaldıramazdım, kaldırmadım. Sinirlendim.
Tuttum çöp kutusundan şişeyi çıkartıp yere geri koydum. A, bir anda lise
arkadaşım ayağa kalktı, bana bakmaya başladı. Hazırlıksız yakalanmıştım,
telefon cebimdeydi. Aaa, abi naber, tadında bir sahtelik yapıştırdım suratıma.
Hiç oralı olmadı, alkışlamaya başladı. Dümdüz, ifadesiz alkışlıyordu. El-ceziri
otomatından farkı yoktu. Sonra sırayla tek-tük insanlar kalkmaya ve aynı
tekdüzelikle alkışlamaya başladılar. Mahallemizin bakkalı kalktı önce
alkışlamaya, sonra alışveriş için sürekli gittiğim AVM’nin mimarı, sonra belediye
başkanı, sonra arabamı aldığım holdingin sahibi sonra herkes. Aha dedim işte
bu. Alamadım hızımı, yerdeki çöpe bir de gelişine tekme attım bu sefer. İşte o
zaman Michael Jackson doğruldu mezarından, Warhol Duchamp’a bir çalım daha
attı, Happy Meal’lar bir dolar farkla büyüdü, OffShore bir yatırımcı daha
kazandı. Mükemmeldim, süper hissediyordum. Tüketmek insanı asla yarı yolda
bırakmıyordu.
Yorumlar
Yorum Gönder