Ana içeriğe atla

Tur

İki gün önce kafenin birinde otururken laf döndü dolaştı bisiklete geldi. Herkesin de maşallah bisiklet geçmişi kahramanlıklarla dolu. Herkes akrobat, herkes tükenmez yorulmaz birer yarışçı. Ama tabi çocukken. Hele Alper diye bir arkadaş var sanırsınız modern bisiklet onunla başlamış. Anlattığı hikayelere kendi şaşırır hale geldi bir noktadan sonra. Alper hep böyledir zaten. Zaman zaman o olmasa hiç eğlenemeyeceğimizi bile düşünürüz. Neyse laf o kadar bisiklette dönünce bir yerde ‘hadi bisiklet turu yapalım’a bağlandık. Herkes heveslendi bir anda, nereye sürelim, ne zaman sürelimler dolanmaya başladı masada. Ama Alper tam bir heves baltası olarak karakterini koydu ortaya sağ olsun. Herkes o kadar gaza gelmişken “yeeaaa bırakın allasen nereye sürüyoz” girişiyle yine allak bullak etti bizi. Allak bullak etti, çünkü sonuna kadar haklıydı. En fazla ‘you can do it’ mesajındaki Amerikan filmlerini birer bira eşliğinde izlerken kanepede sızabiliyoruz. Becerilerimiz yıllarca bunun önüne geçememiş. Cidden nereye sürüyoruz. Bu kadar büyük haklılığa grup da sessiz kalamadı tabi. Ama işin ucunu bırakmak da istemiyoruz. O heyecanı hayal etmişiz bir kere. Mükemmel bir fikir geldi aklımıza. Mış gibi yapmak. Dedik arabayla gideriz bir köyün girişine kadar arkada bisikletlerle. Sonra indiririz bisikletleri köyden, kasabadan turcu gibi geçer insanlarla konuşur lak lak yaparız. Çok yorulmadan bir heyecana ihtiyacımız var en nihayetinde. Fakat Alper yine “yeeaa abi”. Saçma sapan bir şeyler söylemeye, ağzında bir şeyler gevelemeye, heceleri çiğnemeye başladı. Sonra öğrendik ki meğer Alper bisiklet sürmeyi zaten hiç bilmiyormuş. Görüyorsunuz Alper çizgisini hiç bozmuyor. Teşekkürler Alper.

İndirdik bisikletleri. Alper süremediğinden elimizde itekleye itekleye girdik köy meydanına. Marjinaliz ya herkes bize bakıyor. Oh, aradığımız tepki işte bu. Çek içine çek. Çok gıybet çıkacak buradan. En az bir aylık besler bizi burası. Köy kahvehanesinin önüne yanaştırdık bisikletleri, girdik içeri. Daha kapıdan yeni geçmiştik ki Alper bir anda abartılı şekilde hızlı hızlı nefes alıp vermeye başladı. Çayları dağıtan çocuk kaldırdı kafayı Alper’e bakıyor. Biz döndürdük kafaları Alper’e bakıyoruz. Çocuk belli gömecek lafı Alper’e. Ortam inanılmaz gergin. Turumuz son mu buluyor kaygısını doruklarında yaşıyoruz içeride. Sonra neyse yalanını çok abarttığını anladı da tatsızlık çıkmadan kesti yorulmuş numarasını Alper. Daha önce hiç binmemiş ya bisiklete, hesap edemiyor kafada herhalde. Ama görüyorsunuz Alper’i işte, az önce arabadan indik’i kafasından nasıl da çıkartıp bir anda role girebiliyor. Işık var bu çocukta.

Girdik içeri, oturduk bir masaya. ‘Selamın aleyküm’lerimizi verdik ama karşılığında ‘merhaba’lar aldık. Nasıl medeniler inanamazsınız. Biz dayı, emmi diyoruz, onlar isimlerimizle hitap ediyor. O kadar saçma bir ortam var ki içerde, tur için yanlış geldik herhalde dedirtir insana. Gözleri kapayıp dinleseniz köyde yaşayan bizler, şehirden gelen onlar. Sonra baktılar, herhalde bizi cahil buldular, tüm sohbet kesildi. Masada şöpürdete şöpürdete içtiğimiz çayların kullanılmamış paket şekerleriyle baş başa kaldık. Bir kişi de gelip ‘siz turcusunuz gelin bu akşam bende kalın’ da demedi. Gidebileceğimiz yer de yok. Yani ya arabaya geri dönüp başka köyde şansımızı deneyeceğiz ya da pes edip turu sonlandıracağız. Hikaye hiç istediğimiz gibi ilerlemiyor. Bu boşlukta aklıma Age of Empires’da savaşa girmek için az biraz bir population uğruna kestiğim, harcadığım köylüler geldi. Hüzünlendim. Acaba dedim bütün bunlar, ondan mı oluyor. Küçük bir hesaplaşma yaşadım içimde, ufaktan bir günah çıkardım ve dedim ki ‘bir daha asla, bir daha asla oyunlarda köylü öldürmeyeceğim’. Bu da benim Şükrü Erbaşa yanıtım olsun. Tam o anda selamın aleykümle biri girdi kahveye. Bir anda doğrulduk. Galiba köyün imamı, deneysel bir şeyler var üzerinde, bizden sonraki en marjinal o. Umutlu bir ‘aleyküm selam’ yapıştırdık hemen. Hacı dayı geldi yanımıza oturdu. Dedi siz nereden geliyorsunuz, nereye gidiyorsunuz, ne zamandır sürüyorsunuz. Tabi biz öncesinden çalışmadığımızdan sorulara saçma sapan çelişkiler çıkıyor ortaya. Birimiz diyor batıya, diğerimiz güneye. Sonunda durumdan doğabilecek sıkıntıların önüne geçebilmek için Alper’e bıraktık iletişimi komple. Dedik tam Alper’lik buralar, koştursun istediği gibi işte, ne güzel. İyi mi yaptık bilmiyorum. Günün sonunda üç aydır bisiklet süren, dünya turuna çıkmış, köyde iki gün geçirip Avrupa’ya doğru devam edecek bisikletçilerdik. Saatlerce konuştuk. Alper de iyice hevesini aldığında hacı dayı bizi evine buyur etti. Dedi gelin bende kalın. Hikayemizde olması gereken motifi bulmuştuk.


İki gün boyunca yedik içtik sohbet ettik, bir güzel baktırdık kendimize. Köydekilerle vakit geçirdik, tarlaya gittik, mangal yaptık, inek sağdık… Sonra elimizde sürüye sürüye bisikletleri döndük arabamıza. Hafta sonu bitmişti. Yarın iş yerinin tozunu attıracaktık. Yine de dönerken arabayla evinde kaldığımız emminin önünden el sallaya sallaya arabayla geçmeseydik iyiydi. Yol boyu hikayemizi standardize ettik. Birimizin söylediğini diğerimiz yalanlamamalıydı. Alper birazcık üzüldü tabi. İnandırıcılığı ön plana aldığımızdan ona layık bir hikaye çıkmadı ortaya. Sonra sustuk ve radyonun sesini açtık. Estrella Morente çalıyordu.

Yorumlar

Yorum Gönder