Evime belli bir saatten sonra giremiyorum. Ev
kapısının kitli olmadığı her an soyulacağımızı düşünen bir ev arkadaşım var.
Sabah işe çıkmadan önce paketlenmesi uzun sürdüğünden yatış saati de takribi
olarak dokuz ve gece boyu asla uyanmaz, yataktan kalkmaz, hiçbir dış uyarana
cevap vermez, gözü dahi seğirmez. Uyumuyor, her akşam ölüp her sabah tekrar
diriliyor. Küçükken birkaç kere annesinin feryat figanları eşliğinde ambulans
doktorlarının ex değil açıklamasına gözünü açmışlığı bile varmış. Bu yüzden o
yattıktan sonra kapıdaki anahtarı içeriden çevirecek kimse bulunmuyor evde,
keza kendisi ölerek kimseliğini kaybediyor ve dışarda kalıyorsunuz.
Her ne kadar kapıda kaldığım zamanlarda çocukça
tripleşmelere girsek de Meltem’le arkadaşlığımız hasar alamacayacak kadar eski.
‘İş makinesi seyrederken tanışmak’ başlığı altına yazabilecek hepi topu on, on
beş kişiden ikisi biziz. Birlikte fasulye, pirinç ayıklamak gibi tekrara dayalı
ve zihni beraberindeki sohbetten alıkoyacak hiçbir düşünsel efor gerektirmeyen
işler yapmayı seviyoruz. Bu basit ve kalitesiz hobiler dışında en sevdiğimiz
şey birbirimizle anaokulu düzeyinde saç çekmek, kovalamak, ebelemek
seviyelerinde uğraşmak. Fakat galiba geçen gün biraz ileri gittik.
Pazar günüydü. Meltemle liseden arkadaşlarımızı
davet etmiştik eve. Sohbet muhabbet ilerlerken Meltem ‘Ben yatıyorum, iyi
geceler’i yapıştırıverdi gecenin tam cücüğüne. Önce Meltem’in o gece artık
kaybedildiğine, sonra da evde artık bir uyuyanın olacağına üzülündü. Evdeki
samimiyetler hat safhada olsa da Meltemle aynı evde kalmış olan yok ve akıllara
hep ‘evde uyuyan var ses yapmayın’ işlenmiş. Yahu dedim yok, ona yirmi dakika
verelim, sonrası önemli değil. Olur mu öyle şeyler falan… Yok dedim olur.
Birkaç tane Meltem ve uyuma, uyuma ve ölüm, meltem ve ölüm başlıklı ilkokul
kompozisyonları tadında hikayelerimizden anlattım, inanmadılar. Ben de
inandırıcılık adına ‘vallahi abartmıyorum’lar dizeceğime kendimden emin bir
şekilde ‘iyi madem, hadi uyandırın’ dedim. Birkaç ‘olmaz, ayıp olur’ sonrası
suni küçük ve çekingen gürültüler oluşturulmaya başlamıştı bile salonumuzda.
Yavaş yavaş söylediğimin doğruluğuna inanmak istemeyenlerle, ‘yok artık bu
kadar da’lar eşliğinde Meltem’in odasında yanına kadar geldik. Dibinde
bağırdık, çöp koklattık -ki burası gerçekten enteresandır, koku duyusu
Meltem’de geri kalan tüm insanlığın aksine uyurken aktif olan tek duyu bile
değil-, kulaklıkla metal müzik dinlettik, bolca dürttük, kafasını sağa sola
yatırdık. Uyanmadı. Gerçekten Meltem’i kendisi uyanmayı istemediği sürece
uyandırmak imkansız. Sonra tuttuk kollarından ayağı kaldırdık. Bıraktık, durdu.
Bu kadarını ben de bilmiyordum. Tonusu da hiç fena değil. Olsa iyi uyurgezer de
olurmuş. Baktık güzel de duruyor ayakta, dedik biz bunu götürürüz. Önce evde
gezdirmeye başladık. Salona götürüyoruz, koyuyoruz biblo gibi kenara, duruyor
bizimle. Mutfağa çaya baksın diye götürüyoruz koyuyoruz, hiç bakmıyor. Sonra
geri getiriyoruz oturtturuyoruz divana yorulmuştur diye, öylece bekliyor. Güzel
de vakit geçiriyoruz, herhangi bir sıkıntı da yok, Meltem de uykusunu alıyor.
Derken o geceki ikinci dönüm noktası, Ece yanlışlıkla ayaktaki Meltem’e çarptı.
Biz tam Meltem düşüyor nidaylarıyla fırlamışken yerimizden öne doğru adım aldı
Meltem. Evdeki herkes şok. O saatten sonra yürütmeye başladık Meltem’i. Küçük
küçük itiyoruz sırtından ileri ileri gidiyor. Virajları almada baya büyük
sıkıntısı var ama baştan yön verince tertemiz ilerliyor Meltem. Saatler
ilerleyip karınlar acıkınca köşe başındaki kokoreççiye gitme kararı aldık. Tabi
ki Meltem’i de kokoreççiye taşıdık. Sonrasında sahilde de gezdirdik, çorbacıya
da götürdük. Meltem uyumayı tercih ettiyse de biz yine de hepbirlikte eğlendik.
Tam artık eve dönerken polis kesti önümüzü. Yanında ölü gezdiren sapkın grup
olarak ihbar edilmişiz.
Ertesi gün sabaha doğru eve dönebildik.
Uyandığımızda Meltem de bizimle birlikte uyandı. İşe çoktan geç kalmıştı.
Kafasını sağa sola yatırdı, sonra zar zor doğrulduğu divanın köşesinden “Nasıl
geldim ben salona, ayık yatıp sarhoş kalktım, başım ağrıyor, işe geç kaldım”
gibi bir dizi kendisiyle aynı heyecanı paylaşamadığımız, bizce o durumda çok
olağan söz öbeklerini bir telaş halinde ardı arkasına sıraladı. Onun haklı
şaşkınlığı ve bizim haklı sakinliğimiz salonda birbirinden çok uzak mimiklere
sebebiyet veriyordu. Karşılıklı tepkilerimiz bir şekilde ortada buluşmalıydı.
Ya biz de “aman allahım nasıl olur”larla karşılık verip onun heyecanına
yükselecektik, ya da onun tüm bu düşüncelerini olağanlaştıracak hikayeyi
anlatıp kendisini bizim hissizliğimize çekecektik. Bir süre sessizlik oldu.
Etik olanı seçmenin getireceği azardan korkuyorduk.
Sonunda olan biten her şeyi anlattık. Tamamen
ayılmadan azarımızı yiyip acımızı hafifletme peşindeydik. Ama Meltem şaşırmış,
kaşları havada, kocaman gözleriyle bana donuk bir bakış atıp “Oha, dün çok
eğlendik” demeyi tercih etti.
Seni çok seviyoruz Meltem.
Yorumlar
Yorum Gönder