Ana içeriğe atla

Köpekçik

Önce ağlayanın haklı kabul edileceği sahte tartışmalardan biri olmalıydı. Fakat konuşmadım. “dedin” ve “yaptın” fiillerinin ilgili tümleçlerini çalışılmış bir ezberle soluksuz sıralıyordu. Biçimde güzel, anlamda boş lorem ipsumlar dökülüyordu ağzından, dinleyemedim. Sonra ağladı. Haklıydı. O günden sonraki bütün ölümlerin mutsuz ölüm olacağına inanmamı bekler bir ifadeyle ”mahvettin” dedi. Reddetmedim.

Ayrılıklar hep artçı küçük kötü olaylarıyla gelir. Bu sefer de farklı olmadı.

Duştan çıktım. Hep yaptığım gibi yine Sıla’yı aramalıydım. Yenilgilerimin ne kadar basit olduğunu yüzüme vura vura beni ağlatabilen tek kişiydi kendisi. Fakat ben duşta fayanslara boş bakışlar atarken akıp giden su da parmaklarımı buruşturmakla meşgulmüş. Buruş buruş olmuş parmak izimi telefonum tanıyamıyordu şimdi. Küçük bir ötekileştirilme daha yaşıyordum. Sıla’yı arayamadım, ama bekleyemezdim, bir an önce o evden kurtulmam lazımdı, hemen giyinip çıktım. Kurutma telinden yeni alındım diye bağıran karnında enine kat izli tişörtüm, henüz kurumamış saçlarım, bağcıkları bağlanmamış ayakkabım ve hafif öne bükülmüş bedenimle tam bir kaybeden görünümündeydim. Kendime bir doğrultu belirleyip yürümeye başladım. Sanki bir yere yetişmem lazımmış gibi attığım hızlı adımlarla dikkatimi dağıtmaya çalışıyordum. Sonra parmaklarımın kuruduğunu fark ettim. Ben hiçbir yere yetişmeye çalışırken rüzgar da parmaklarımı kurutmakla meşgulmüş meğer. Sıla’yı aramak için duraksadım. Telefonumla aramız artık düzelmişti. Ahizede çalıyor sesini duyduğum esnada tam arkamdan Sıla’nın telefon sesini de duydum. Gerçek hayatta böyle tesadüfler olmaz. Fakat hikayelerde oluyor işte. Arkamdaki Sıla’ydı.

Başa çıkmanın en iyi yolu buymuş, dört kişi bir nargile kafeye oturmuş fokurdayan bir muhitte oralet içip okey oynuyorduk. Beş dakika kadar önce 101’in matematiksel gereksinimlerini karşılayabilecek eforu ‘emeği çarçur etmek’ olarak görmüştük. Solumdan nane, sağımdan elma kokusu belli rutinlerle burnuma mekanın çirkinliğinden ayrı bir güzellik bırakıyordu. İkinci oyuna doğru artan dumanla birlikte sohbetimiz kesildi. Dördüncü oyuna doğru taşların dönmesi artık dakikalar alıyordu. Beşinci oyunda meyve bulutları arasından kendi ıstakalarımızı zar zor görür hale gelmiştik. Bir ara uzun süre soluma taş düşmedi. Acaba kalktılar da beni mi unuttular diye şöyle bir dumanı aralayıp herkes yerinde mi kontrol ettim.

Siyah sekizle kırmızı yedinin arasını beklediğim yine başka bir rezalet elde dumanların arasından Sıla’nın köpeği veteriner arkadaşımız Gökberk ile birlikte kapıdan girdi. Çok lazımmış gibi Gökberk’e hemen yancı iskemlesi çektik. Sonra Gökberk ballandıra ballandıra köpeğe nasıl saldır komutunu öğrettiğini anlatmaya başladı. Bu agresiflik neden? Niye pati ver değil de saldır? Sıla da şu çocuğa neden prim veriyor anlamış değilim. Saldır komutu eğitimine dayanamadım. Sigaraya çıkacağım dedim, sen içmiyorsun ki dediler, çişim geldi tuvalete gideceğim dedim, az önce yaptın ya dediler, annem arıyor kapı önüne çıkayım dedim, masanın üzerindeki telefonuma bakıp, yoo aramıyor dediler. Sinir oldum, en sonunda meh dedim kalktım. Köpeği de alıp kapının önüne çıktım. Köpeğe saldır komutunu unutturmam lazımdı ama nasıl yapmalıyım bilmiyordum. Sonra bu düşüncelerde dolanırken Gökberk’e öfkem giderek arttı, yavaş yavaş kendimi doldurdum ve bir anda kapının önünden köpeğe Gökberk’i gösterip saldır diye bağırdım. Meğer o esnada Gökberk de masada ‘köpek saldır deyince saldırıyor ama muhabbeti azcık yanlış anladı, saldır diyene saldırıyor’ şeklinde saldır komutu hikayesinin devamını anlatıyormuş. Sıla’nın o tatlı mı tatlı köpeği götümü yedi. Öfkeli diye kafamda etiketlediğim Gökberk meğer öfke söylemlerine hiç tahammülü olmayan aktivist bir köpek yetiştirmiş. ‘Neden saldır dedin ki abi, noldu?’ dediler. Bir şey diyemedim. Salak işte, alt tarafı saldır komutu öğretecek, onu da yanlış öğretmiş. Şimdi bir haftadır tek lobuma oturuyorum. Omurgam yamuldu yan durmaktan.


Fiziksel acılar mental acıları yutuyor. İsteyene Sıla’nın numarasını verebilirim.

Yorumlar