En yakın iki arkadaşımın düğünündeyim. Havai
fişekler atılmaya başladı. Herkes mutlu. Bense havai fişeklere bakıp ‘Eşkıya’
diye fısıldıyorum. Bizim jenerasyonun filmlerle kirlenen mutlulukları bir yana
sevimsiz bir ikisini de kaybediyorum hissi var içimde.
Düğünleri sevemiyorum. Düğünlerdeki pozisyonum kolayla
fantanın karıştırıldığı çocuk kokteyl masalarından öteye geçmemeliydi. Ne zaman
ki ben de takı törenlerine dahil olmaya başladım, içime ayrılıklar çökmeye
başladı. Zamanla her küçük altında biraz daha yalnızlaştım. Birazdan da
hayatımdaki son iki kıymeti birer kırmızı kurdele eşliğinde lacivert bir ceket
yakasına tutturup uğurlayacağım.
Sade kır düğünü üçüncü saatine giriyor. Topuklu
ayakkabılara izin vermeyen seçici geçirgen çim zemin sayesinde ortada dolanan
kalabalık pek yok, insanlar genelde masalarında. İçkili bir düğün planlanmış.
Belli ki evli çiftimiz sülalelerine alkolle kontrolü kaybetmeyecekleri
konusunda güveniyor. Umarız ki geceyi masanın üzerinde kafasında kravat takılı
bir enişteyle sonlandırmayız. Masadan kalkıp dans eden kalabalığın içine doğru
yöneliyorum. Yaklaştıkça adımlarımı ritme uymaya başlıyor. Grubun
ortasındaki, çiftimiz Ece ve Can’a ulaşmak amacındayım. Çıplak kadın ayaklarına
basmamak için harcadığım efor beni gerçekten yoruyor.
Nihayet merkeze varıyorum. Can, naber abi, diyor.
Kafamı ‘iyi’ şeklinde sallıyorum. Ece gözleriyle dans eden ayakları gösterip,
kır düğünü ayağına milleti yarın cırcır edeceğiz, diyor. Gülümseyip kafamı bu
sefer de ‘evet’ şeklinde sallıyorum. O anda yanımıza tanımadığım bir kadın
geliyor. Ayaklarına bakılırsa geleceğini planlayan biri. Ece, Burcu, diye
tanıştırıyor. Bu sefer de ‘Memnun oldum, Efe’ şeklinde kafamı nasıl
sallayabilirim diye düşünürken Ece çığlıklar eşliğinde kendisini yere atıyor.
Civardaki herkesin gözü bir anda Ece’de. Can ile anlık göz göze geliyoruz. İkimizin de bakışlarında 'yine dikkat mi çekmeye çalışıyor' var. Ece'nin vardır böyle hareketleri. Fakat zaten ilgi merkezinin kendisi olduğu bu etkinlikteki şu performansı gerçekten önemli bir şeylerin olduğuna işaret ediyor. Müzik kesiliyor. Can ne oldu diye
telaşla soruyor. Ece sağlıklı cevap vermekten çok uzak, kime olduğu belli
olmayan bir “senin yüzünden oldu” tekrarlarına kaptırıyor kendisini. Düğün arabasıyla
apar topar hastaneye gidiyoruz.
Önce acilin önündeki ambulanstan bir kafa sarkıp
abi siz yanlış geldiniz herhalde, deyip gülüyor. Sonra röntgene bakan doktor,
sağ ayak 5. metatarsalla lades mi tutuştunuz, deyip gülüyor. En son hemşire, nikahtaki
ayak basışın öcü belli ki sert alınmış, deyip gülüyor. Tüm hastaneyi
eğlendirdikten sonra Ece’nin tekrarlarındakinin aslında ben olduğuna kanaat
getiriyoruz. Dans ederken o sıkışıklıkta Ece’nin ayağına basmışım. Fakat nedense
Ece Can’ı suçlamakta kararlı. Çok araya girmiyorum, zaten Can yeterince ‘ben
değil Efe yaptı’ argümanını kullanıyor.
Meğer düğünden iki gün önce Can’la Ece’nin
quidditch maçı varmış. Ece çok karşı durmasına rağmen Can’ın ısrarıyla
çıkmışlar maça. Maç’ta da Can Ece’nin ayağına basmış. İki gündür canı acıyormuş
Ece’nin. En son benim basmamla kırılan kemik iki gündür süregelen düğün öncesi
olacak şey değildi zaten tartışmasındaki haklı tarafı Ece şeklinde belirlemiş.
Balayı planlarını ertelediler. Evde Can, alçılı Ece
ve ben birlikte PlayStation oynamaya devam ediyoruz. Hala birlikteyiz.
Aklınızda bulunsun alçı altının zehrini alıyor. Ama işte düğünlerde de bizim
durumumuzdaki gibi alçı takmak pek de mümkün olmuyor.
Yorumlar
Yorum Gönder