Ana içeriğe atla

Lokma

Tüm suçlamaları kabul etti. Olması gerekenden çok daha açık ve çok daha fazla ben haksızımlar döküldü ağzından. Şimdiye kadar tüm tartışmalarımızda sen haksızsını açıklamaya çalışmışken birbirimize şimdi her şeyi kabul ettiğinde sen haklısına inandırmak istiyordum onu. Bitiyordu. Ucuzluğundan çekinip net bir şekilde söyleyemediği sorun sende değil bende vardı düşünce akışında. Belirgin ifadeler yerine uçları orantısızca törpülenmiş açıklamalarla beni de anlaşmaya mutabık kılma çabasındaydı. Haydi sen de sorun çıkarma artık diyordu. Sessizce bekledim. Ayrılık konuşmalarında yetkin kimseyi görmemiştim. O da değildi. Doğal sonucuymuş gibi ilerlemeye çalışıyordu fakat oyunculukta yetersizdi. Sonunda söyleyene kadar aslında böyle bir şeyin hiç olmadığına inanmamı bekliyordu. Nihayetinde bezi kaldıracak ve çıkan tavşana şaşırmamı bekleyecekti. Ama hissediyordum, ayrılıyorduk, geliyordu. Nihayet ayrılalım dedi. Sen haklısınlar bir anda somut ben artık yıldımlara dönüştü. Aslında hiçbir suçlamayı gerçekten kabul etmiyordu, sadece yorulmuştu ve tüm bunlar da resmi bir uğraşmak istemiyorum manifestosuydu. Diğer tüm kadınlar gibi iyi ki hayatımdasınla başlattığı ilişkimizi keşke olmasaydınla bitirdi. Üç hafta sonra kendisiyle tekrar flörtleşmeye başlayacaktık. Keza zihin kötü olanı siler, iyiye sarılır ve sürekli pişmanlığa oynar. Farkında olmak çok büyük azap. İnsanlar delirerek kendilerini koruyorlar.

Birkaç hafta sonra Elif’le lokmacıdaydık. İkimizin de kayıpları birikmişti. Tüm anılarımızla birlikte girdik içeriye. Dükkanda bizden başka iki masa daha var. Elinizi çabuk tutup ayrılsanız iyi edersiniz masumlar. Birazdan buralarda dram dolup taşacak. Elif’e şekerden ciğerimiz yanmasın birer de çay söyleyelim dedim. Mantıklı dedi, lokmanın yanına çayları da söyledik. Çaylar geldi, Elif gelen çaya şeker attı. Anlamsız kısa bir bakışmamız oldu, fakat konuşmadık. İkimizin de zihnine sonra konuşmak üzere not ettiğine eminim, ama şimdi bunun için toplanmamıştık, erteledik. Lokmalarla birlikte başladık son yolculuklara. Bir gülüp bir ağlayan iki değişik dikkatini çekmiş olsa gerek lokmacı abi bir süre sonra gençler iyi misiniz diye geldi yanımıza. İyiyiz dedik. Demez olaydık. Şimdiki gençler meyhaneye değil de lokmacıya mı geliyor, e tabi içki pahalı diye girdi alkol politikasına sövdü. Ben de gençken çok içtim dedi, eski aşklarına sövdü. Şimdiki aşklar dedi, teknolojiye sövdü. Naylon dedi, konjonktür dedi, o ara bir karıştı neye sövdüğünü anlayamadık. Sonra anlatırken fıtı fıtı bitirdiği tabağımıza bakıp sizin lokmalar bitmiş gençler, dedi ve bi kova lokmayla gelip oturup yemeye ve anlatmaya devam etti. Normalde hiç prim vereceğimiz bir şey değil fakat kendi dertlerimizden ve anlatılarımızdan ne kadar sıkılmışsak dinleyedurduk abiyi. Abi bir on beş dakikanın sonunda sevgi, saygı gibi temel değerleri 3. sınıf hayat bilgisi kitaplarından çıkma en ucuz formlarıyla açıklamaya başlamışken bir noktada lokmaya bakıp ‘işte ben buna ölürüm, ölürüm’ dedi ve öldü. Ne olduğunu anlayamadık, gözümüzün önünde kafası bir anda büyük bir iştahla tükettiği lokma tabağına düştü. Elifle bir kez daha göz göze geldik. Ama bunu erteleyemezdik. Elif’in eli önce adama doğru yeltendi ama sonra yarı yolda dokunmaktan vaz geçti ve bakışlarını bana çevirip, kaçalım, dedi. Kendimi konuşmalarımıza fazla kaptırmış olacağım, hep kaçtık Elif, artık yüzleşmemiz lazım, dedim. Elif tabureden kalktı, avuç içerini yanaklarına yapıştırıp odaklanmayan bakışlarla etrafta gezinerek ‘bu bilinçli bir ölüm, ölürüm dedi ve öldü, bu bir intihar, bizlik bir şey yok, kararlarına karşı çıkamayız, o yetişkin bir birey’ gibi ortamdaki gerilimi çözmeye hiçbir katkısı olmayan bir dizi lafı sıraladı. Sonra tekrar bana baktı ve bir kez daha ‘kaçalım’ dedi. İlk anda verdiği refleksif tepkiyi bilinçli bir akışla tekrar bulmuştu. Elif’in dikkatini dağıtmak için burnunda sümük var dedim. Aslında hep işe yarardı, ama bu sefer yaramadı. Elif hiçbir dış uyarana cevap vermiyordu. Elimi abinin boğazına götürdüm. Nabzı var, dedim, ambulansı arayalım.

Ambulans doktoru, yine mi lokmalara gömüldü bu adam, diye sorduğunda Elif hala daha, bu bir intihar, tekrarlarındaydı. Önce Elif’e müdahale ettiler. Sonra sorgusuzca abi sedyeye yüklendi ve ambulans doktoru, sedye araca taşınırken, anahtarlar tezgahın solundaki çekmecede, kilitleyip gelin benle, dedi. Ambulanslı hikayelerde pek yer almayışımızdan olacak yüksek bir itaatle yerine getirdik, kitledik, geçtik oturduk ambulansa. Ambulans çok güzel bir şey. Bir kere ışıklı. Küçüklüğümden beri rengarenk ışıklar beni hep çekmiştir. Biraz sinek gibiyim, ışık görmeyedurayım, hemen yapışırım. Yeterince ışıkla bana her şeyi yaptırabilirsiniz. Sonra mesela trafik derdi yok. Herkes size yol veriyor. Üstelik vermeyenler ayıplanıyor. Sürekli haklı gibisiniz, çok güzel bir his. Kornası çok acayip çalıyor. Yukardan yukarıdan gidiyorsunuz. Yani yeterince param olursa kafaya koydum net ambulans alacağım. Tüm bu güzel hislerin arasında yaşadığımız heyecanı kaldıramayan zihnim anahtarlar tezgahın solundaki çekmecede diyen doktorla yanımızda yatan amca arasındaki bağın izini süresi oldu. Siz de mi kayıplarınız için lokmacı abiyi tercih ediyorsunuz, oradan mı biliyorsunuz diye sordum. Doktor şaşırdı, neyi, dedi. İşte dedim anahtarların yerini bilecek kadar tanıyorsunuz galiba. Doktorun yakınlığı meğer sıksık ambulans çağırılmasındanmış. Gidegele öğrenmiş. Durum şu ki abi şeker hastası, ama şekere de bayılıyor, sonra da şeker onu bayıltıyor ve bu rutin belli sıklıklarla devam ediyor. Sonra durdu, siz nesisiniz dedi. Biz tanımıyoruz dedim. Ne işiniz var o zaman dedi. Bilmem siz çağırdınız ya dedim. Hak verdi sanıyorum, sustu. Ambulansta kaptan müsait bir yerde, çalışmadığı için hastaneye kadar gittik. Vardığımızda Elif sağa sola bakıp güvensizce bir gel sana kantinde çay ısmarlayayım dedi. Çekingen bir yüzleşme davetiydi. Ertelenenler gün yüzüne çıkacaktı. Hayır demedim. Lokmalar gitse de bugün yüzleşme günüydü.

Çaylar geldi, sırt sırta verdik. Kısa bir bakışma yaşadık ve sessizleşip gözlerimizi birbirinden ayırdık, ilk adımla adımlarımızı saymaya başladık. Sonra elif bir anda hiddetle bana odaklanıp, zaten sen kendi sevdiklerini evrensel doğrular sanırsın, dedi. Daha üçüncü adımda arkasını dönüp ateş etmeye başlamıştı. Üstelik fena nişan da almıyordu ama hak vermek istemedim. Ben de sıkmaya başladım. Yuh dedim şekeri bastırsın diye söylediğimiz çaya şeker mi atılır. Bir mühlet birbirimizi dinlemeden sıraladık. Sonra yorulduk, sessizleştik. Bir noktada tatlıya bağlanması lazımdı, Elif sessizliğin ortasında yan yan bakıp, naylon kafa seni, dedi. Tam gülüşmeye başlamıştık ki o geldi. Sizin ne işiniz var burada, dedi. Uzun, dedik, asıl sen neden buralardasın. Amcam yine yüksek şekerden bayılmış, dedi. Bir anda kafama dank etti. Ayılıp bayılan lokmacı amcası vardı. Meğer kaybımın arkasından ağlamaya rahmetlinin amcasının mekanına gitmişim. O mu bu mu derken anlattık başımızdan geçenleri. Sohbetimiz iyi geçmiş olacak birlikte devam ettik ertesi güne.

Gerçekten ayrılık diye bir şey yok, kabul edelim. Sıklığı belli bir sınırın altına düşen görüşmeleri ayrılık sanıyoruz. Keza Liliana Porter figürleri zamanla tüm kırık kalpleri tamir eder. Nihayetinde aklınızda size zamanında hissettirdiği flu bir his dışında hiçbir şey kalmaz. Sebep bulamazsınız ve temelsiz düşünceler bir zaman sonra aksine dönüşür, tekrar aşık olursunuz. 

Yorumlar

  1. Yazdıkların çok hoş yeni bir şeyler daha bekliyorum

    YanıtlaSil

Yorum Gönder