Ana içeriğe atla

Metro Hikayeleri


Bu yazı son İstanbul seyahatimde, toplu taşımada çürüttüğüm saatlerimde çıkan ve instagram sayfamda daha önceden yayınladığım kısa hikayelerin derlemesidir.
1
Uzun zamandır kendimi bir konuda bu kadar başarılı hissettiğim olmamıştı. Kırılmış ve kalkmış, her an her yere takılma potansiyeli olan tırnak kenarımı yiyerek mükemmel bir düzlüğe kavuşturmuştum. 500T hattı kurtulmama asla imkan tanımadan yarattığı bolca işlevsiz zamanla tırnağım üzerinde özenle çalışmama olanak tanıdı. Adeta aynisinin kısası gibi oldu tırnağım. Diğer elimin baş parmağını son bir kez kırık tırnağımın üzerinden geçirerek fazlalık bir yer var mi diye kontrol ettim. Pürüzsüzdü. Tırnak makası olsa anca bu kadar olur diye geçirdim içimden. Hayattaki başarılarım listesine girer bu dedim. Sonra peşi sıra gelen bir dizi ani frenin ardından bileğimden elime, oradan da kırık tırnağımın olduğu parmağıma uzanan bir gerginlik hissettim. Takip ettiğim gerginliğin ucunda sentetik tişörtümden çıkmış bir ip vardı. Mükemmel düzenin içinden yükselen bu anarşist ip ve civarındaki bu ip yükselsin diye kısalıp büzülen bölge inanılmaz gözüme batıyordu. Acilen bölgede değişen rejime müdahale etmeliydim. İlk anda panikle tişörtü gerdirerek ipi yerine geri sokabileceğimi düşünüp sağından solundan çekiştirdim. Ama bilirsiniz ki bu yöntem asla işe yaramaz. Ama hepimiz yaparız. Ben de yaptım. Sonra bir anda ikinci bir telaşla bunun bir de diğer yüzünün olduğu aklıma geldi. Elimi hemen tırnağıma götürdüm. Oradaki düzen de bozulmuştu. Artık yiyerek daha derine inmem gerekiyordu. Üstelik yiyerek düzeltemeyeceğim bir de tişörtüm vardı şimdi.
Rahat bir hayat için tırnaklarınızı kollayın.
İstanbul'da ulaşım çok sıkıcı.
2
Müzik türlerini sıralasanız, en üste en iyiyi koyacak şekilde, en alta RAP’i mi yerleştirirsiniz metali mi? Klasik Türk müziğini ayrı tutuyorum, o liste dışı. Hala daha yaşam enerjisi olanlar için bir liste bu. Su anlık sadece iki seçeneğiniz var. Ya metali ya da RAP’i en alta atacaksınız. Tamam ikisinin de eminim güzel örnekleri vardır. Evet, ben de dinledim bir dönem ikisini de, ama yani gerçekten kötüler.
Düşününce sanki RAP asilerin yer altında sosyalleşmesi gibi. Hayatin allah belasını versinciler bir araya gelip underground bir başkaldırı yapıyorlar. Ama solcu gibi, bir sürü fraksiyon var. O kadar ki birbirleriyle de dissleşiyorlar. Kendi aralarında da kavga ediyorlar. Yani sol kendi içinde çok dağılıyor abi. Ama metal allah dünyanın belasını versin deyip bir köşede ağlayanların müziği. Evden çıkmadan asosyal yasayan geçlerin sessiz başkaldırısı. Yani sanki metal bir sokağa çekiverse RAP olacak. Bunlar ayni arkadaşlar. İkisi de ana baba sözü dinlemiyor. İkisi de atar, gider, bilmem ne. Sadece icra edildikleri mecralar farklı. Yoksa RAP eşittir metal. Bitti gitti. Yani cevabimiz yok.
Ulaşım gerçekten çok büyük zulüm. Dun metroda kitap bitirdim. Tamam yarısına kadar daha önce gelmiştim zaten. Evet, kitap dediğim de çizgi roman. Ama bitirdim en nihayetinde. Sen kitap mi okurdun demeyin. Geçen hafta başladım iste. Ben de kitap okuyacağım dediğimde gelen ilk öneriydi. Korkutmak istememişler beni bir anda. Bol resimli az yazılı olsun, biz buna en iyisi çizgi roman demişler. Keşke daha çok yazılı olsaydı. İstanbul metrolarına dayanmıyor yoksa. Az yazılılar pek durable değil. Birazdan metrodan inip çok yazılı bol sayfalı kitap önerisi için telefon açacağım.
3
Öneri kitabı alamadım. Yüz bin milyon sayfaydı. Gözüm korktu. Sanki o kitabi alırsam hayatta bana bir şey kalmazmış, tüm eforum anca o kitaba yetermiş gibi geldi. Davranışçı psikolojiyle kazandırılmaya çalışılan kitap okuma alışkanlığı mağdurlarındanım. Bir turlu olamıyor işte. Yani minik hikayelerle burada olmaya birkaç gün daha devam edeceğim. Keza metro meşgul olmadan örseliyor. 
Mert adında bir arkadaşım var. İyi çocuk. Fakat hikayecilikte biraz kötü kendisi. İlk tanıştığımız gün, bak bak ne anlatacağım, diye dakikalarca ayakta dikti beni. Yeni tanışmamızın verdiği bilinçsizlikle ben de gerçekten bir şey var sandım, dinlemeye başladım hikayesini. Meğer hiçbir şey yokmuş. Dakikalarca suratına, hah şimdi kahkaha geliyor, diye eblek bir tebessümle baktım durdum. Ne bir noktada kahkaha geldi, ne de sonunda bir yere bağlandı hikaye. Kimsenin asla fark edemeyeceği bir sonla bitiriverdi. Metnin yarısında kesti sanki mert, bir anda anlatmayı bıraktı. Anlayamadım. Bir an, lan kendisi de mi sıkıldı acaba hikayesinden dedim. Ama meğer planlı bir sonmuş, keza hala daha umutsuz bir beklentiyle bakan suratıma kifayetsiz kalamayıp, abi bitti, dedi. Dedim bu böyle olmaz, bu çok sert bir şey. Daha yeni tanışıyoruz. Simdi kabul eder de sesimi çıkarmazsam bundan sonra tüm karşılaşmalarımızda beni tüketmesine izin vermiş olurum. Duruma müdahale ettim. Abi dedim, bak hikayen olabilir, hepimiz her an bir şeyler yaşıyoruz zaten. Ama lütfen hikayenin anlatılabilirliğini bir kontrol et önceden. Entrik unsurun eksik. İnsanlar Fransız yeni dalga izler, ama dinlemek istemez, bu ne böyle sonsuz bişisiz. Dümdüz bir kesit. Şayet bilinçli bir tercihse avangart olacağım diye insanlara zulüm çektirmenin gereği yok, temel prensiplere sadik kal, kabul gör. O ara çok yükselmişim. Baktım Mert biraz pısmış, hemen sakinledim. Ben bir çay alayım, dedim, sen de ister misin.
Aradan bir iki gün geçti. Mert yine denk geldi ayak üstü. Bu sefer, bak abi bu nasıl, diye başladı. Lan dedim hikayelerini benim üzerimde mi denemeye başladı acaba bu. Sıçtık yani. Bir noktada, baktım yine boka çıkacak gibi anlattıkları, kestim. Dedim abi sen napıyorsun. Meğer ilk tanışmamızdaki yükselmem gözünde bir saygınlık kazandırmış bana. Beğendirmeye çalışıyor. Gitmiş iki üç gün hikaye düşünmüş evde. Dedim bak Mertcim, yorma beni. Emin olduğun hikayelerle gel. Ben bir juri degilim, ben yarışmanın sadece kazananlarını görmek isterim.
Dun yanıma geldi Mert, bu sefer karşılaşmadık. Belli, yine bir şey anlatacak, telefonla arayıp buluşalım dedi. Oturdu karşıma. Dedi abi bak çok güzel bir şey var elimde. Torbacı gibi davranmayı bırak Mert, yine mi hikaye dedim. Evet dedi. Nereden sardıysa bana. Benden önce birilerine anlattın mi dedim, bak emin misin değer olduğuna. Evet dedi. Kaç kişi dedim. 100 200 vardır herhalde dedi. Eyvah dedim, çocuk dayak yedi galiba. Nerede buldun o kadar insan dedim. Fuck up nightda anlattım dedi. Nasıl tepki alabildin mi dedim. Evet mükemmeldi dedi. Bir anda dayak yedi galiba çocuk flulaştı ve yerine acaba döve döve ünlü mü yaptık çocuğu geldi. Heyecanlandım. Ne anlattın hadi anlat bakalım dedim.
İşte bu yazdıklarımı anlatmış Mert. Bir fuck up olarak hikâyeciliğinin aramızda yarattığı gerginliği anlatmış. Sen iyi gömüyorsun abi dedi. Umarım gömmeye devam etmem için özellikle boş hikaye anlatmaya başlamaz. Biraz geriyor beni Mert.
4
Tost damağın less is more'udur. Peynir tuzluların çikolatasıdır. Ve dostum burada tostları daima çift kaşarlı yaparlar.
Nereye yaparlar. Son dönemde bir anda ne bulduysa ekmeğin içine atan tostçular ve onların yumurtasından sucuğuna içi rengârenk rokoko dişi kocaman ekmeğin üzerine yücelik simgesi makina motifleriyle art deco çöp mü çöp tostları belirdi.
İki gün önce bir arkadaşımın önerisi üzerine gittik bunlardan birine. Ne kadar tost konusunda çok tutucuyum gelmem ben o rezilliğe desem de, çok öperim deyiverince hadi gidelim demekten başka bir şey kalmadı bana.
Aman rabbiş bir görseniz, tam bir kaos. İçeride bağıran bağırana. Tamam abimlerle koşturan çocuklar sürekli ilgili masalara belli bir mesafede kalıp uzaktan bağırarak, abim sizinkinde yumurta yoktu değil mi, sizinki çift ekmek mi olacaktı abim, gibi doğrulamalar alıyorlar. Çift ekmek ne allasen. Ustanın eserini icra ettiği yer ise darmaduman. Her yer her yerde. Zaten daha tostun içine konmadan karışmış sucukla kaşar tezgahın bir kenarında. Birkaç gün önceden sağda solda unutulmuş yalnız ve porsuk domatesler kan revan içinde suyunu kaybetmiş koyu kırmızı tonlarda yardım için bağırıyor. Usta da sürekli telefonda. Garsonlardan eksik kalmaz bir şekilde o da bağır çağır bir şeylerin kavgasını veriyor. Belli, hayatı da o yaptığı tost gibi tam bir kaos. Nasıl Yves Klein'in muzikleri de monocrome, Hermann Nitsch'in piyanosu da kanlıysa, demek ki tostçularda da aynı sanatçı tribi var.
Mert kimmiş belli oldu demeyin. Durak geldi. Devamını merak edenlerle konuşuruz. Öptüm.
5
Bir önceki hikayenin sonunu hepinize farklı anlattım. Onları saklayın, başlarına bir şey gelmesin. Belki gün gelir değiş tokuş yaparsınız.
Otobüs durağında bekliyorum. Hava limanı için bir yarım saat daha beklemem lafzimmiş. Uçuşa 3 saat olmasına rağmen bir miktar kaçırma korkum var. Keza bulunduğum yerden İstanbul hava limanı 1.5 saat ve İstanbul hava limanından İstanbul hava limanı da yarım saatmiş. Über, aşırı, inanılmaza büyük olduğu için, meğer içeride gecen zamanı da sanal bir hava limanından hava limanına hattı olarak ayrıca hesaba katmak gerekiyormuş.
Durağı domine eden bir anne ve bir çocuk var. Bu ikili dışında durakta bekleyenler sadece bekliyor. İkilide ise anne çılgınlarca çantasını eşelemekte. Çok net olmasa da anladığım kadarıyla bir anahtar arıyor. Net değil keza lanet şehirden asla temiz, rafine bir ses alamıyorsunuz ki. Tüm kuş seslerini, insan anlatılarını, sokak çalgıcılarını kötü, küflü bir jakla bağlamışlar sanki şehre, mütemadiyen bir dip ses var. Çocuk ise yanda hunharca burnunu karıştırmakta. Annesinin çantada anahtar arayışına burnunda sümük aramayla eşlik ediyor çocuk. Annesi ara ara çantasından başını kaldırıp, yapma çocuğum dese de önceliğin o an kendisinde olmadığının farkında olan çocuk annesinin cılız çıkışlarına tepki vermeden karıştırmaya devam ediyor. Bir an için bir yetişkin olarak annesine bakışlarımla destek verip çocuğun eğitiminde pay sahibi olmak istiyorum. Annesinin yapma uyarısının ardından çocuğa yaptığının normal bir şey olmadığını belirten kötü bir bakış atıyorum. O an fark ediyorum ki burnunun dışına yapışmış bir sümük var. Çocuğum yanlış yerde arıyorsun. Bak dışına çıkmış bile, içeride bir şey yok, çek artık elini. Çocuk bakışlarımı fark edip bana doğru bakıyor. Burnundaki parmağını çıkarmadan suratına minik bir gülümseme yerleştiriyor. Bakışıyoruz. Tuhaf bir an. Beklemediğim bir şekilde, uyaracakken çocuktan minik bir davet alıyor gibiyim. Sakin gülümsemesiyle hadi beraber yapalım diyor adeta çocuk. Bakışmamızı kadına ateş soran bir adam kesiyor. Ateşiniz var mi sorusuna hayır diye cevap veren kadına ısrarcı adam bu sefer de çantayı göstererek, peki oradan çıkar mı, diye soruyor. Zaten yılmış kadın, yok dedim ya, diye tersliyor adamı. Hazır terslemeye başlamışken hemen ardından çocuğunu bir kez daha uyarmayı da unutmuyor. Adam milyonlara sormuş ve asla aradığı ateşi bulamamış gibi ellerini havaya kaldırıp, ülke sigarayı mı bıraktı bir günde, diye serzenişte bulunuyor. İşte tam bu noktada pelerinsiz bir süper kahraman gibi sahneye giriyor hikayeyle hiç alakası olmayan, sadece durağın önünden geçen, muhtemelen doblolu, göbekli ve sigaralı adam. Tam durağın önündeyken sigarasından son fırtı çekip yere atıp devam ediyor yoluna. Atılıp üzerine basılmayan izmarit, ateş arayan adamın dikkatini çekiyor. Hala yanan izmaritle sigarasını yakmak üzere eğiliyor. Yerden izmariti alırken çocuğun hizasında burnunda yapışmış sümüğü fark edip çocuğu uyarıyor. Uyarılan çocuk elini burnunun üzerine atıp annesinden peçete istiyor. Cebine peçete aramak için elini atan kadın, peçetelerin arasından anahtarı buluyor. Bir anda duraktaki tüm gerilimler atılan bir izmaritle çözülüveriyor. Sigara ateşini, sümük mendilini, kadın anahtarını buluyor. Kanat çırpan bir kelebek gibi tüm düzeni tetikliyor göbekli adam. Göbekli bir kelebek kanat çırpıyor, hayatlara dokunuyor ve tüm cool tavrıyla, bozmadan yoluna devam ediyor.
İstanbul'dan ayrılıyorum artık, İzmir'e geçiyorum. Bu seri son buldu. Başka hikayelerde görüşmek üzere.

Yorumlar

Yorum Gönder