7 yaşındaydım. Bir şeyleri yaptırabilmek için
kendini yerlere atmanın, ayılıp bayılmanın gücünü yeni yeni keşfediyordum.
Işıklı ayakkabı için çok terör estirmiş, herkesi bize çok
baktırmış, acı biberle çok tehdit edilmiştim, ama en nihayetinde almaya çıkmıştık.
Birçok dükkan gezdik. Kendi bedenimle ilgili kararları tek başıma alamayacağım
yaşlarda olduğum için (ki hala değilimdir) her denemede ayakkabı üzerinden
parmaklarıma abanan eller tırnaklarımı iyiden iyiye morartmaya başlamıştı. Yürürken
apaçık sendeliyordum ama hala daha ışıklı ayakkabı sayıklayarak kendimi
dükkandan dükkana atıp harap etmeye devam ediyordum. Sonra tam, hadi en
sevdiğine gidelim artık, konuşmaları geçiyorken onu gördüm. Tüm ayakkabılardan
daha fazla ışıklı, ışıklı ayakkabı. Yani sanırım 1 led fazladan vardı alt
tarafı tabanında, ama o yaş grubunda insan sinek gibi ışığa yapışıveriyor işte
(ki hala yapışırım). İnanılmaz görünüyordu. Dükkanın içerisinde başka bir çocuk
deniyordu. Girdik.
Ben de bu ayakkabıdan denemek istiyorum, dedim. Çıkarsın
denersin, dedi. Nasıl ya, yok mu başkası, dedim. Bir tek bu kaldı, dedi. Birden
bir terleme geldi bana. Ya onlar alırsa. Çocuk beğenmesin diye durduk yerde ayakkabıyı
sesli sesli boklamaya başladım. Çocuk aynada bakıyor, annesine nasıl güzel
değil mi diyor, annesinden önce, yeaani, diyorum. Sağa sola yürüyor, etrafta
dolanıyor, hemen, pek rahat durmuyor sanki, diyorum. Söylediklerime göz devirip
beni ayıplıyorlar, ama ok yaydan çıktı artık, umurumda değil. Ayrıca ben ayıplanacak
yaşta mıyım, kendinize gelin, valla bir ağlarım şuracıkta sonra çocuk üzen
oluverirsiniz. Yaftalarım sizi toplum gözünde, gücümü görün artık. Parmakları
mosmor hayattan alacaklı bir gözü dönmüşüm, oyun oynamayın benimle. Bu kadar da
yükselmedim tabi de, içten içe sinir oldum. En kötü gergin bir ortam oluşturup
dükkandan kovalarım düşüncesindeydim. Hayır ayakkabının ayağıma uyup uymayacağı
da belli değil bir de. İnadına mıdır nedir dakikalarca da bırakmadılar
ayakkabıyı, ölçtüler biçtiler, pazarlık yaptılar. Alacaksanız alın almayacaksanız
gidin artık, improvize edemiyorum hikayeyi, elimdekiler tükendi. Nazarımın
geçeceğini bilsem yine yerlere atacağım kendimi ama şu durumda bizimkileri zor
durumda bırakmaktan başka bir şey değil. Sonra baba dedi ki biz bir dolanalım
başka yerlere de bakalım. Oh ya, bakın tabi. Bu kadar acele ayakkabı mı alınır.
Bakın bize, saat kaçtan beri mesaideyiz, hala daha bizimkilere daha ne kadar
çektirebilirimin derdindeyim, sen de acık ipleri ele çocuğum olmaz böyle. Çok
bilmiş 7 yaşındaki papyonlu velet.. Uzattı, giydim. O güzel ayakkabıyla
ayağımın buluşması hiç öyle beklediğim gibi dillere destan olmadı. Önceki ayağın
sıcaklığı duruyor daha, ılık ılık, hiç sevmem. Başka bir şeyden değil, yok
mantarmış bilmem neymiş, o ılıklık. Tuvalette de aynı, bok kokusu umurumda
değil, o klozet soğuk olsun yeter. En rahatsız olduğum şey, başkasına değiyormuş
ılıklığı. Ama bir adım alınca tüm kötülükler kayboldu, karanlıklar aydınlandı
ışıklarıyla. Yine parmağıma dokunuldu, ikisi birden bir giyilip yüründü, aynada
bakıldı, cırtları kontrol edildi. Yani ben çoktan tamamdım aslında. Ama aileyi
bazı alalitik çıktılarla inandırmak gerekiyor işte, biz de el mahkum yerine
getiriyoruz. Sonra babam fark etmeden, alışkanlık gereği, tamam bunun
açılmamışını alalım o zaman, dedi. Önemli bir özniteliğin tepetaklak çakıldığını
fark ettik. Yahu zaten iki ay giyip ya bıkacağım ya küçük gelecek, alın işte
şunu. Bu sorunu çözemezdik, ben de anında, ya çok güzel, ama nasıl da güzel, anam
ne ışıklı gibi övücülüklere başladım. Çocuk çok beğendi’nin çarpanını o kadar
arttırdım ki bir anda, aldık. Ayağımdakilerle çıktım dükkandan. Yeni
ayakkabının kutusu poşette, içinde de eski ayakkabılarım. Eve döndük. Aman
nasıl mutluyum. Çıkarmıyorum ayağımdan. Bir tek iki, üç saatte bir annemin
evhamı mantar olacaksın telaşına kapılıp çorabımı değiştirmeye ayırıyor ayakkabıları
benden, onun dışında ışıksız adım atmıyorum, yere değmiyorum. Derken bir anda
sol ayağımın ışığı söndü. Dükkanda rafta duran, o herkesin denediği teki..
Deneye deneye pilini bitirmişler, azıcık kalmış. Henüz hiç prim yapamamışken
üstelik. Babamın dediği gibi açılmamışını almalıydık. Çok sevmiştim, hızlı
tükettim.
Mesaj geldi. ‘Melaba’. Ne yapacağını bilemediği
durumlarda sığındığı şımarıklığı kullandığı kelimeleri istemsizce deforme ediyordu.
Durumla ilgili elimde bir tek mesaj vardı, tit for tat oynamaktan başka çarem
yoktu. Melaba, dedim. İddaya girelim mi, dedi. Nesine, dedim. Önce ne için diye
sorman gerekmiyor muydu, dedi. Kaybettiğimde ödeyeceğim bedel çok ağır değilse
ne için olduğu çok önemli değil, dedim. Genellikle kaybedersen 3 öpçük alacağım
kazanırsan 3 öpçük alacağın olacak, diyordu. Öyle deme öpçükler çok önemli
şeyler, dedi, hem bu seferkiler kritik zaman öpçükleri, gerçek kötü zamanlarda
kullanılmak üzere varlar ve asla karşı taraf tarafından reddedilemezler. Ne
üzerinde iddialaşıyoruz ve benim neyi savunmam gerekiyor, dedim. Genelde
kafasında roller belirli olurdu, çoğunlukla da öznesi olmadığımız bir iddialaşmada
bekleyip görelim pasifliğinde olup bitenin sona ermesini ve kazananın açıklanmasını
beklerdim. İddia ediyorum şu an kalkıp buraya gelemezsin, kesin üşenirsin, dedi.
Hazırlanıp çıkıyorum, dedim. Nerden bilebilirdim. Aslında mükemmele çok yakın
bir arkadaşlığımız vardı. Ama işte uncanny walleye takılıyorduk. Biraz daha
kötü olsa önemsemezdik, biraz daha iyi olsa zaten mükemmel olacaktı. Birbirimize
iyice alıştıktan sonra durumumuz çok az kötü olduğu için çok kötü olan bir bir hal almıştı. Ama işte ikimiz de
goldilocksun peşindeydik ve bazen denge tutmuyordu. 4 kişi barda oturuyorlardı.
Anca 45 dakika kadar dayanabildim. Ben boğuluyorum, dedim. Sonra konuşalım mı, şimdi
herkesin ortasında olmaz, dedi. Uzatmayacaktım zaten, konuşacak enerjim yok,
kalkıyorum, dedim. Gülümsedi, ciddi olmadığımı umuyordu. Napıysun şapşo, dedi
gülerek, yine ne yapacağını bilemiyordu. Tepki vermedim. Masadan ayrılırken,
zor zaman öpçüklerinden kullanmak istiyorum, dedi. İddiayı ben kazanmıştım,
onlar benim öpçüklerim ve kullanmak istemiyorum, dedim.
Zamanın hoşgörüsünü kaybedeceği muhtemelen uzun
süreler hatırlanacak bir teki sönük ışıklı ayakkabı daha edindim. Kendim istedim,
karar verdim ve yaptım. Ama işte yapmakla olup bitseydi bu iş.. Bir gün her şey
düzelecek, eminim. Ama o zamana kadar gereken kaybetmelerimize nefesimiz
yetecek mi emin değilim. Kötü hissediyorum. Acilen kafamın okşanmasına
ihtiyacım var. 15 dakika bile yeter. Konuşmamıza gerek yok.
🙄🙄🙄😊😔
YanıtlaSilBu yorum yazar tarafından silindi.
YanıtlaSil