Odasında çok ışık varmış. Kapatmak için düğmeye basmış. Bir şey değişmemiş.
Sonra fark etmiş ki ışık lambadan değil camdan geliyor.
“Uzun zaman sonra ilk defa güneş görüyorum, alışmak zor, biraz kafa
dağıtalım.” dedi ve mutfak tezgahına dağılmış satranç taşlarını dizmeye
başladı. Birkaç yıldır görmüyordum. Bizden ve hayattan kopuşu gözlerinin altına
torbalar bırakmış ve etrafına mor kontur çekmişti. Düzelmiş tırnakları,
stresten uzaklaştım, diyordu. Yıllarca satrançta takımda oynamıştı, kazanmaya
karşı saplantılıydı. Yenebildiğimi hiç hatırlamıyorum, en kötü hile yapardı. Satrançta
taş çalmak gibi tuhaf bir akımın eksikliğinden bahsederdi.
“Sen başla.” dedi. e4 e5, at f3 ile kings knight açılışı sonrası
duraksadı, melisa çayından bir yudum aldı ve e5 piyonunu bir hamle geri çekti.
Anlayamadım. Kafamı kaldırıp suratına bakmak istedim, tahtaya bakmaya devam
ediyordu. Sakince kafasını kaldırdı. Ciddiyetini bozmadan, “korktu,” dedi, “cepheden
kaçıyor.” Gülmeye başladım. İnandım, oyununu kabul etmiştim. Manipülasyonda inanılmaz
bir yeteneği vardı. Söylediklerine göre küçükken sünnetten kaçıp tırmandığı
ağaçta ailesiyle yaptığı tartışmayı kazanmış, sünnet olmamış, ama yalandan
yoğurt kabı koymuş, pelerin giymiş ve düğün yapmıştı.
“Piyonlar ne tuhaf, bir durum mu var, diye cengaver gibi iki hamle çıkıp
sonra hemen pısıyorlar. Tek tek sürüne sürüne vezir olacağım diye seferi olup
yollarda harcanmak kaderleri,” dedi. Yaptığı hamleleri izleyip taklit etmeye
çalışıyordum. Neyin kurallar dahilinde olduğunu anlamak zordu. Bir kaç hamle
sonra Fil d6 oynadı. “Ama tüm tahta da aslında şah dışında sadece piyonlardan
oluşur. 1 ve 8'e ulaşan piyonlar vezir, kale, fil veya at olabilir. Örneğin
beyazlar 1'de, 1'e ulaşan piyonların evrildiği at, fil, kale ve vezir ile
başlar, 2'deki piyonların ise kurallar dahilindeki bir oyunda geri hamlesi
yoktur, bu yüzden 1'e dönemez, büyümek için 8'e ulaşmaktan başka seçenekleri
yoktur. Yani aslında oyun iki sıra piyonun arasında 1 şahtan ibarettir,” dedi. Bu
açıklamanın ardından f piyonunu geri 8'e çekerek vezir yapacak diye düşündüm,
yapmadı. Aynı kareye sıkışabilen taşlar, ata binebilen vezir gibi hamlelerle, taş
değişmeye başladık. Bir noktada şahını şah'ımın önüne sürdü ve şahları
değişelim, dedi. Tuhaftı, olur, dedim. Ne anlatmak istediğini anlamaya
çalışıyordum. Sonsuz alan açtım, her dediğini kabul ettim. Ama hala ağzını açıp
gerçekte ne olduğuyla ilgili tek bir kelime bile etmemişti. Şahını yedim, o da
benimkini yedi. Oh, artık tahta rahatladı, taşlar sahile gidebilir, kimsenin
görevi kalmadı, dedi. Masadan kalkıp çayımı tazelemeye, ocağa doğru yöneldim.
Arkamdan, “Sıra sende,” dedi. “Bitti sanıyordum,” dedim. “Şah'ım için bir anma
düzenleyeceğim, yaşayan tüm taşlarımın katılmasını istiyorum, onları bir araya
getirmek lazım,” dedi. “Merak etme onlara senin şahının öldürdüğünü söylemem.” “Ama
bir piyonun çok yakındaydı, olayı görmüş olmalı,” dedim. “O zaman onu hemen yok
etmeliyim,” dedi ve kendi taşını yedi. Yoruldum. “Yeter artık, ne oluyor,”
dedim. “Sıkıldım,” dedi, “amaçsızlık beni tüketiyor.” Bir zamanlar stresle kendini hırpalayan
birinin şimdi boş vermişlikle kendini hırpaladığını mı görüyordum. Orta yolu
bulamamış, huzursuzluk içerisinde rahatlamayı da mı abartmıştı. Tüm
hırslarından vaz geçmek konusunda da mı bir hırsa sahipti. Masadan kalkıp
balkona doğru yürümeye başladı. “Şu oyuna bir hamle bile eklemedin, hep böyleydin,
nasıl kendine bir denge bulabiliyorsun.” dedi. Seçmeli sanat tarihi dersinde
tanışmıştık. Yaratıları ‘üfür üfür alt metin yaz işte’ diye aşağılayan bir egosu
vardı. Ne kadar hileye başvursa da kuralları destekler, her şeye rasyonel
yaklaştığını iddia ederdi. Sanıyorum kendisini o dünyadan ayrı ve yukarıda
tutabilecek hileleri yapabilmesi için kalan tüm hayatın sistematikleştirilmesi
gerektiğini düşünüyordu. “Sen, ne zamandır yaratıya önem verir oldun.” dedim. Arkasını
döndü, gözleri büyümüştü. Bir anda tüm vücudunu gevşetip büyük bir nefes aldı
ve sesli bir şekilde yavaş yavaş tıslayarak verdi. Gülümsedim, “Ne bu şimdi, yoksa
pozitif enerji stressiz hayat eğitimleri mi” dedim. “Benim ömrüm plazada
çürümedi, pazarlama harikası paket meditasyonlarla alakam olmaz.” dedi. Uzunca
bir süre birbirimizi iğneledik. Sonra güldük. Geçmişte bıraktığımız ortak
insanların gıybetini yaptık. Ağlamaya başladığımızda bugünü çoktan bırakmıştık.
Yıllar içerisinde eğip büktüğümüz hikayelerdeki çelişkileri çıkarıp, ne kadar
da güzeldi, diyorduk. Yalanlar hem dünümüzü hem bugünümüzü güzelleştirmişti.
Günün sonu her daim 'ne anlatıyordum ya ben asıl'a bağlanır. Hikayelerimizi tamamen bilmemize, en ince ayrıntısına kadar onlara hakim olmamıza gerek yok. Oradan oraya yarım kalan anlatılar üzerinde sekmekten başka bir şey yapmıyoruz. Emin olun ki karşınızdaki de sizi o kadar dinlemiyor. Akışı sağlayın yeter.
Bu yorum yazar tarafından silindi.
YanıtlaSilBu yorum yazar tarafından silindi.
YanıtlaSilBu yorum yazar tarafından silindi.
YanıtlaSil