Ana içeriğe atla

E7


Bazen eve gelenlere yumurta çikolata ister misin diye soruyorum. İnanılmaz heyecanlanıyorlar. Sonra önlerine yumurta çikolatanın sadece çikolatası gelince o az önce gülen gözleri hüzün kaplıyor. Çok haklılar. Ama ne yapayım, yumurta çikolataları aldığımda da ben çok heyecanlanıyorum. O kadar heyecanlanıyorum ki eve 5’er 10’ar aldığım yumurtaların hepsinin içini açıp oyuncağını çıkarmadan duramıyorum. Geriye sadece çikolataları kalıyor. Marshmallow testinden bu yaşımda bile kalırım. Planlamalarım üç günün üzerine çıkamıyor.

Takvime baktım, akşam oyuna rezervasyonun var diyor. Tek başıma gitmem oyunlara, ama kiminle gideceğimi de yazmamışım, hiç de hatırlamıyorum. Neyse herhalde ‘gidiyoruz değil mi’ diye gün içinde biri arar dedim, peşini bıraktım. Aramadı. Sahneyi aradım. 2 kişilik ayırttın ya abi, diyor Çağdaş. Oğlum ben hatırlamıyorum, sen milyonlarla konuşup nasıl hatırlıyorsun bunları, kim peki diğeri söyledim mi, diyorum, yok abi, söylesen kesin hatırlardım, diyor. Çağdaş’ın bu hiçbir şeyi unutmama olayı beni bir zamanlar inanılmaz geriyordu. Es kaza kart bilgilerime falan denk gelirse diye yanında yersiz dikkatli davranıp bu yersiz dikkatimden dolayı da sürekli yanında telefonumu, cüzdanımı unutuyordum. Neyse ki zamanla aramızda yakınlık kuruldu, bir de baktım zaten canıma sıçmak istese baya sıçar, uğraşılacak gibi değil, iyice saldım. Neyse, biraz erken gittim oyuna. Belki direk burada buluşacaktık dedim. Çağdaş’a da tembihledim, benim adıma rezervasyon soran eden olursa kaş göz yapsın bana diye. Tam caddeye açılan ana giriş kapısının karşısında, gişedeki Çağdaş’ı da gören hakim bir köşeye pustum, gelenlere bakmaya başladım. Kapı üç parçadan oluşuyor. Sol taraf iki parça birbirine bağlı birlikte hareket ediyor, sağdaki tekli. İki taraf da alabildiğine açık. Başta sorun olmuyordu, ama vakit yaklaştıkça o kapıdan onarlı onarlı geçen grupları takip edememeye başladım. Baktım olacak gibi değil, gişeden kağıt kalem alıp kapının sol tarafının üzerine ‘arızalıdır’ı yapıştırıp kapattım. Heh şöyle ya, herkes teker teker geçsin, anlayamıyoruz, kimin girip çıktığı belli değil sahneye arkadaş.

Sonra Selin girdi kapıdan. Baktım yanında kimse yok. Şöyle bir bakındı etrafa. Dedim acaba Selin’miydi, bana mı bakıyor. Çok da emin olamıyorum, hareketsiz bekliyorum gözlerinin beni yakalamasını. Önce o fark etsin de, anlayayım istiyorum. Bakındı, bakındı.. Sonra birkaç adım attı, yine bakındı. Yeter be kadın, bak artık şuraya. Baktım olacak gibi değil, dikkat çekmek için ayağa kalktım. Hala fark etmedi. Beni arıyorsun Selin işte alla allaa, baksana şu tarafa. Minik minik, gözü takılır da fark eder diye, olduğum yerde sallanmaya başladım. Ellerimi yukarı kaldırıp gerinir gidi yapıyorum, yalandan sanki bir anda sırtıma bir şey olmuş gibi eğilip parmak uçlarıma dokunup doğruluyorum. Bir yandan da utanıyorum, milletin baktığını gördüğüm anlarda durup sonra tekrar başlıyorum. Bir noktada artık ne için orada olduğumu unuttum. Salak salak zıplayarak Selin’in beni fark etmesine kasmaya başladığımı fark ettim. Tam, napıyorum ya ben, farkındalığı geldi ki Selin fark etti beni. Nihayet yahu. Gülerek el salladı ve yaklaşmaya başladı. Aa Selin’miş demek ki aradığım insan. Yanıma geldi ve ‘ben de anam içeride bir manyak var göz göze gelmemeyim diye uğraşıyordum, sen miydin’ dedi. Sağol Selin. Sonra konuştuk, konuştuk.. Tam salon açıldı. Bir adam geldi koşarak, durduk yerde. Oh yetiştim, dedi Selin’e. Selin bana döndü, biz geçiyoruz dedi. Sonra gittiler. Olacak şey değil.

Gişedeki Çağdaş’a döndüm şaşkın bakışlarla. Göz göze geldik. Gel gel, yaptı kafasıyla, gittim. Bak dedi, şuradakini görüyor musun, rezervasyonum vardı aslında, ama kimin adınaydı hatırlamıyorum dedi, dedi. Bi baktım, aa Cem. Odur ya o zaman dedim, gittim yanına. Nabersin, ık, bık fasılları sonrası dedim ki, ya Cem durum bu, acaba biz birlikte gelecektik de ikimiz de mi unuttuk ki. Cem tereddütsüz, yok abi ben sadece belki önlerden bir yer kıstırırım diye öyle ortaya sallamıştım, ama sağolsun gişedeki arkadaş hiç yardımcı olmadı, dedi. Tam Cem’lik bir hareket. Kendisi hayatın tamamen rastgele olduğunu düşünür. Kinetic arta inanmayan ve sprice machines, chain reaction domino art videolarını izleyip ‘aman işte denk gelmiş yea’ diyen bir tip. Yani bazen mutfağım darmadağınıkken, dirseğim yanlışlıkla bulaşıklığa çarpıyor örneğin, sonra çöpün açıldığını görüyorum. Hani denk geldiği de oluyor aslında. Bazen gerçekten hayat mutfağım gibi mükemmel bir dengede kalıyor. Da yani.. Ama sen önlerdeysen arkadaşının yerine ben gelebilirim, diye ekledi Cem. Hay allah, dedim Çağdaş’a doğru gözlerime dönerken. Kafamla Cem değilmiş işareti yaptım, duraksamadan gözleriyle birini işaret etmeye başladı. Döndüm, kenarda bekleyen, etrafa bakınan biri var. Dur bakalım, dedim Cem’e Çağdaşa doğru yönelirken. Noldu, dedi Cem arkamdan, birlikte geldik mi demeliydim. Evet Cem öyle deseydin bu mevzu nihayete erecekti. Tüm tantana senin yüzünden şimdi, görüşürüz.

Çağdaş’ın yanına yaklaştım tekrar. Noldu, dedim. Bak o bence, dedi. Döndüm, gösterdiği insanı tanımıyorum bile. O da senin gibi, etrafa birini arar gibi bakınıyor geldiğinden beri, birbirinizi arıyorsunuz bence, dedi. Tanımıyorum oğlum adamı, dedim. Allasen abi sen herkesi unutuyorsun zaten, dedi. Çok haklı. Bir yandan Çağdaş oyuncak buldu, oradan oraya sallıyor beni vallahi, diye geçiriyorum içimden, ama peşine düşesim de var aksi gibi. Gittim. Bu sefer temkinliyim, bir fiyaskoyu daha kaldıramam. Net bir cevap için, beni mi arıyorsunuz, diye sordum. O kim, diye cevap verdi. Hiç bu kadar kibar bir ‘sen kimsin lan’a denk gelmemiştim. Ayıp olmasın diye adam önce beni kendimden ayırıp ötekileştirdi, sonra ayırdığı o beni yanına alıp kalan kendiliğimi kastederek ‘o kim’ diye sordu. Gerçekten muazzam. Böyle söylediğime bakmayın tabi, belli ki ortada bir yanlış anlaşılma vardı, ama üsteleyecek halim yoktu. Sessizce uzaklaşıp salona doğru yöneldim, yanından geçerken Çağdaş bu sefer de parmağıyla başka birini göstermeye başladı. Tamam Çağdaş, bıraktım, gibilerinden bir el hareketi yaptım, Çağdaş ısrarla göstermeye devam etti. Tamam Çağdaş yeter, neyin peşindesin, tüm herkesi tek tek dolanamam, yok artık ben giriyorum, aldın avcuna oynatıyorsun beni, git yandan çay kap gel diyeceksin neredeyse, zaten geçen gün de beni oyuna getirip,, neyse yeri burası değil şimdi, gibilerinden bakası oldum, ama sonra fark ettim ki böyle bir ifade yok, sadece aklımdan geçirdim ve beni bir şekilde anlamasını bekledim. Anlamadı, parmağıyla gösterdiği yerde ısrarcı olmaya devam etti Çağdaş, ben de sessizce salona geçtim.

Yerime oturdum. Yanımdaki boş koltuğuma da o koltuğun tüm maksimum iki uzaklıktaki komşuları olarak montlarımızı koyduk. Oyun bok gibi, ama Seren oynuyor. Herhalde onu seyretmeye gelmişim dedim. Oyun bitti. Kulise geçtim, Seren’e oyun mükemmeldi dedim. Sonra ben asla oyuncu olamayacağım triplerine girip fitil fitil getirttiriyor burnumdan böyle lafları. Haliyle yapıyorum böyle samimiyetsizlikler arada, temkinli olmak lazım. Sonra Çağdaş geldi. Bir şekilde yanımdaki koltuğun sahibini bulamama olayı anlatıldı içeride. Seren dinledi, tebessüm etti, dinledi, sonra giderek tebessümü genişledi, büyüdü, serpildi, upuzun, yay gibi bir delikanlı oldu ve bana dönüp acaba benim için koltuk ayırtmış olabilir misin dedi, ben dedim sana oyuna gel diye. Olabilir dedim, aman canım nereden bileyim ama senin oynayacağını. Galiba telefonda şu oyuna gidelim, diye algılayıp ikimize yer ayırtmışım. Kötü de yapmamışım aslında Seren. Söylemekten çekinmem bir yana, insanoğlunun yeteri kadar sözsüz anlaşmaya yetecek mimiklerinin olmamasından yine bunları da sadece aklımdan geçiriyorum, ama keşke sen de bu kötü oyunda sadece bir izleyici olsaymışsın.

Kulisten çıktık. Sahneden ayrılırken kapıda iki üç usta gördüm, kapıya bakıyorlardı. Noldu dedim. Kapı arızalıymış da ona çağırdık, dedi Çağdaş. Sesimi çıkarmadım. Ustalara kolay gelsin dedim yanlarından geçerken, gittik.

Bazen tanık olduklarınız sizi ne daha iyi ne daha kötü yapar, etki bırakmaz üzerinizde. Sadece o an oradasınızdır, öylece. Bir doyum yaşamazsınız, ama orada olmak size iyi gelir. Bekletmenin lüzumu yok, ilk gelen şekerlemeyi atın ağzınıza. Zaten bir şey katmayacak.

Bu arada fark etmişsinizdir iki virgül kullandım. Aslında üç virgül, ama üç noktaya olan inadımdan dolayı biri düşüyor, iki virgül oluyor. Türkçeye yeni armağanım. Üç nokta (benim kullanımımda iki nokta) kullanılması gereken ama cümleyi bitirmek de istemediğiniz yerlerde kullanıyorsunuz. Hani aklınızda bulunsun.

Yorumlar