Ana içeriğe atla

4 Saat

Kızılaydaydım geçen gün. Geçen gün dediysem de 10 gün önce falan aslında.

Hep böyle yapıyorum. Geçen gün ile söze girip o bahsi geçen geçen günün aslında çok daha geçmişten bir gün olduğunu söyleyerek daha ikinci cümlemde kendimi yanlışlayıp başlıyorum olaya. Geçen gün sanki herhangi bir hikaye için öğretilmiş bir başlama cümlesi gibi çıkıyor ağızımda. Fazla düşünmeden koyuyorum hemen başa. İkinci cümlede ben neredeyim ne yapıyorum bir saniye diyorum kendi kendime ve o an bilincim yerine geliyor sanırım. Aslında her hikayenin başında biraz baygınım. Öylesine giriyorum işte dümdüz, dimdirek. İkinci cümle su çarpıyor yüzüme birazcık da kendime gelebiliyorum. Diğer insanların ilk cümlem sonunda suratlarını bana dönmeleri ve gördüğüm o dikkatlerinin bende olduğu mimikleri sanırım bunun altında yatan. Beklentisiz söze girince ‘çok da düşünmeden’ bir anda ‘evet şimdi düşünerek’e dönüveriyor. İlk cümle emekli gebeşliği, ikinci cümle ilk sunum gerginliği...

Neden bu kadar açtım bilmiyorum. Ne yazacağımı bilmiyorum esasında. Neyse bir dönelim bakalım o zaman Kızılay’a geri.

10 gün kadar önce Kızılay’daydım. Hiç de işim yok görseniz. Aman ne kadar da işsizim yani. Vakit geçirmem lazım 4 saat kadar. Kendimi bir şekilde oyalamam lazım. Ama çok hakim değilim işsiz olma mevzusuna. Çok fazla deneyimlediğim birşey değil öyle 4 saat hiçbir işim olmadan Kızılay’da beklemek. Ben de bir bilene danışayım dedim. Baktım orda baya işin ehli takılan amcalar, dayılar var. Tüm park onların ve tüm o parktan geçen insanlar da amcaların işsizlikleri. Başkalarının işleri, koşuşturmacaları o amcaların yaşam kaynağı. Gelip geçeni izliyorlar. Ben de oturdum hemen. Bakayım dedim ne yapıyorlar nasıl yapıyorlar. Öğreneyim ben de yapayım da eriteyim şu dört saati. Buldum boş bir bank oturdum. Amcalar bir anda tüm işliler üzerinden edindikleri işsizliklerini hemen benim üzerime çevirdiler. Bir gerginlik bende de tabi. Olağan bir şekilde duruma ayak uydurma edasıyla amcaların bakışlarını yok sayıp gelip geçene bakarak amcalara ben de sizdenim korkmayın izlenimi vermeye çalıştım. Olmuyor. Ben gelip geçene bakıyorum, amcalar bana. Amcaların bakışlarını toplayıp ilgili gelip geçenlere dağıtan receiver gibiyim sanki. Gerildim kalktım. Sokağın öbür tarafında deniyeceğim bir de şansımı.

Işıklar çok kalabalık. Amcalar herkesi germiş galiba. Karşı tarafı da bir deneyecek olan çok insan var. Yolun diğer tarafı da dolu fakat. Orada da bir cacık yok sanırım. Onlar da bu tarafı mı bir deneyecekler acaba? Burada da bir olay yok canımın içleri. Neyse deneyimleyerek öğrenmek lazım, asıl o zaman öğreniliyor. Sizleri kendi halinize bırakıyorum.

Nihayet yayaya yeşil yanmasına 4 saniye kaldı da karşıya geçmeye başladık. Bekle bekle uykum geldi. Neyse şikayetçi olmamam lazım. Ne güzel birkaç dakika daha harcattı bana şu ışıklar. Dur yolun yarısına kadar geçeyim de diğer yarısı için bir sonraki 4 saniye kalayı bekleyeyim bari. Ne koparırsak kar şu yelkovandan.

Karnım birazcık acıktı gibi. Uzun yol geldik tabi. Yolun karşı tarafından bu tarafına... Ama bilmiyorum yolun bu tarafını ki. Karşının yayasıyım ben. Yanından geçtiklerim hep fastfood dükkanları. Hiç işim olmaz. Fast ne ya. Yavaşı lazım onun bana bir kere. Ne kadar da çoklar fakat. Dayanamayıp girdim bir sonrakine. İnsanlar çılgınlar gibi doldurmuş dükkanı. Herkes hamburgerci, iki menü birdenci, 75 kuruş farklacı maşallah. İnanmazsınız 4 saatimi orada tükettim. Dünyanın en yavaş ‘Fastfood’ dükkanı sanırım. Tüketim çılgınlığı felsefelerini bozmuş resmen fastfood restoranlarının.


Tüketim çılgınlığı demişken. Aklıma şey geldi bakın. Geçen gün yine kütüphanedeyim. Geçen gün dediysem...

Yorumlar