Saat dört. Delikli camın arkasından bağıran abla
otogar servisinin dört buçukta, otogardan otobüs harekâtının beşte olduğunu
bildiriyor. Böylelikle kafamdaki acaba dayanabilir miyim sorusu net bir cevaba
kavuşmuş oldu. Tuvaletiniz nerede diye soruyorum. Fanusun içerisinden tepki
yok. Sorumu tekrarlıyorum. Dış dünyayla erişimi kısıtlanmış olan abla duyamamış
bir ifadeyle kafasını sallayıp kulak deliklerini cam delikleriyle aynı
doğrultuya getiriyor. Bu kez bağırarak soruyorum. Artık herkes tuvalet
aradığımdan haberdar. ‘Güvende tutulması gereken’ sinirli bir şekilde burada
tuvalet yok diye bağırıyor deliğe yapışmış suratıma. İrkiliyorum. Halbuki ben duyulmuyor
diye birbirimize bağırıyoruz sanıyordum. İletişim için bağırmayı zorunlu kılan
camın samimiyetin ötesinde artık saygıyı da yok etmeye başladığını görüyorum.
Tam o anda sol tarafımdan sifon sesiyle birlikte bir kapı aralanıp içerisinden
ıslak elli bir abi çıkıyor. Bir umut keskin kokuya doğru yanaşıyorum, ıslak
elli ‘sadece personele aittir’ diyor. Kokunun ağırlığından personele ait olanın
tuvalet olduğunu algılamam zaman alıyor, kafamda bir süre kokunun aidiyeti
dolanıyor. Bu süredeki boş bakışlarıma az önce hafiflemiş abi hiç o hafifliğine
yakışmayacak mimiklerle karşılık veriyor. Kurumdaki gerginlik sebebini yersiz
yere cama yıktığımı düşünüyorum. Zor zamanımda aldığım bu ret beni
hırslandırıyor. Dünyanın en güzel tuvaletini bulmak üzere dışarı çıkıyorum.
Şansıma sokağın tam karşısında bol yıldızlı bir
otel var. En güzel tuvaleti bulmak pek zor olmayacak gibi. Fakat bir grup, dış
cephesinde, ismin yanındaki yıldızlarından birini sökmeye çalışıyor otelin. O
sökülen yıldızın tuvaletlerinden dolayı olmadığını ümit ediyorum. Üzerine bir
de yıldız kaymasına denk geldiğimi düşünüp eğleniyorum, sonra da bu eğlencemden
dolayı kendimi kınıyorum. Fakat bu iğrenç komedinin üzerine oynamaya ısrarcı
zihnim bir de dilek tutturuyor bana.
O über lüks otel şu an koskocaman bir tuvalet
gözümde. Adımlarımı yavaşlatıp BMW’lerinden inen grubun arasına karışıyorum. Kapıdaki
görevli az sonra otellerine sıçacağımdan habersiz en kibar hareketlerle hoş
geldiniz diyor. Bozmadan sanki bir odam varmış gibi hoş bulduk diyorum. Halbuki
günübirlik kalmayı geçtim saatlik kiralasalar yine de kalamayacağım bir yer
burası.
Kendimden emin bir şekilde tuvaletlere doğru
yöneliyorum. Şüpheli bir yaklaşım yok etrafta. Kapıyı aralayıp atıyorum kendimi
içeri. Buradan sonra kimse beni geri çıkartamaz. İçerisi cennetten bir köşe.
Kocaman. Sonu görünmeyen koridorda oturma grupları ve karşılarında pisuarlar. Koridor
boyunca da tuvaletlere açılan kapılar. Huzursuzluğumu bir kenara bırakıp klasik
müzik eşliğinde içerisini gezmeye başlıyorum. Bana verseler her tuvaleti ayrı
ayrı öğrenciye kiralarım. Bu lüksü dolaştıktan sonra insanoğlunun sıçıyor
olması çok büyük bir utançmış gibi geliyor. Yapamıyorum. Dileğim tutmuyor. Ellerimi
yıkayıp kurulamak için kullandığım havluyu da çantama attıktan sonra çıkıyorum
dışarı. Girişteki görevli nemli ellerime bakıp az önce girip hemen çıkan bana
‘yaptın değil mi?’ diye soruyor. ‘Kıyamadım’ diyorum. Lanet olsun sizin
lüksünüze. Personele ait kokuları istiyorum ben.
O gün bugündür yapmıyorum. Bıraktım. Çok
huzursuzum ama daha onurlu bir hayat yaşadığımı hissediyorum. Gelin siz de
yapmayın. Bu gidişe bir dur diyelim. Zaten çok pis kokuyor. Iyk…
Yorumlar
Yorum Gönder