Yeni
mezun olmuştuk. Hepimiz de vasat öğrencilerdik. Şirket kurabileceğimize bizi
inandırabilecek pek bir altyapımız yoktu. Haliyle Bill Gates, Larry Ellison gibilerinin
okumadan zengin olma hikayelerine tutunduk. Yaparız gibi geldi. Üstelik biz
okulu da bitirmiştik. Fakat daha ilk işimizde yıllarca okumaktan üzerimize
yapışmış nasıl olsa son akşam sabahlarız planlamasıyla bütün işi mahvettik.
Önce
çöp çektik. Sonra itirazlar oldu, taş makas kağıda dödük. İtitazlar oldu. Yazı
tura attık, random generator kurduk, zar attık, üç üzerinden tavla attık, masa
tenisi attık… Olmadı. Kimse arayıp da yetiştiremeyeceğimizi söylemek istemedi.
Sonra
bir ihtimal yan şirkete gittik. Sorumluluğu üzerinde hissetmeyen biri pek ala
sesi titremeden gerekli açıklamayı yapabilirdi. Kimse kabul etmedi. ‘Ama biriniz
yapmalı, çöp çekseniz?’ dedik. Kovdular. Şirketin geleceğiyle ilgili
şüphelerimizin iyice artmasından olacak ofise dönüp birer kahve söyledik. Şirket
olarak rahatlığımızın dillere destan olması bir yana ne yapmamız gerektiğini
falda bulabileceğimizi düşündüğümüz bir umutsuzluktaydık.
Sonra
bir karışıklık oldu, böyle bir çoğumu keserimler, allah razı olsunlar falan dolandı
etrafta ve kahveyi getiren abi bir anda ‘tamam verin ben konuşurum’ dedi. Kısa bir
suskunluk yaşadık, gözler kitlendi kısıldı, ama sonra herkese çok mantıklı
geldi. Fal kahvesinden önce gelmişti. Önce bir iki tekrar yapıp denilmesi
gerekenlere, üsluba çalıştık. Her şey eksiksiz olmalıydı. Yapamadığımız bir
işte yapamadığımızı söylemek için aradığımız bu mükemmellik şirketi açmadan
aramızda bahsi geçen ve istisnasız hepimizin yaptığı sahte ilkokul karnesi
düzenleme profesyonelliğinden geliyordu. Kusursuzlukta yanlış tarafa emek
harcamak mazimizde vardı.
Şirketi
aradık, sözleşme yapılırken verilen ilgili birimin telefon kodunu tuşladık,
ahizeyi abiye verdik, pür dikkat izliyoruz. Konuşma çok güzel gitti. Fakat
telefon nedense bir anda ‘Tamamdır yiğenim, hadi selametle’yle kapanıverdi.
Kanım çekildi o an. Yazılım şirketinden fırına ekmek söyleyen bakkala döndük. Bir
iki dakika kimseden ses çıkmadı. Abi bütün rahatlığıyla ‘Tamam halloldu ya
gençler dert etmeyin bir sıkıntınız olursa çekinmeyin’ dedi, gitti. Donuklaşan
bakışlar çözüldüğünde kahve tekrar şirketin geleceğiyle ilgili gündeme gelesi
oldu. Ama abi boşları almaya geldiğinde öğrendik ki gerçekten hiç sıkıntı
çıkmamış. Siz istediğiniz zaman yapın, bitince getirirsiniz demişler. Biz tabi
şok. Nasıl ya olmaması lazım öyle diyoruz ama bir yandan da sırıtmaktan
dudaklarımızın kenarları yırtılıyor.
Kendimizi
affettireceğiz diye harıl harıl çalışmaya başladık. İlk gece uyumadığımızı
hatırlıyorum. Lakin konuşmayı takip eden ikinci günde, yani asıl olması gereken
teslim tarihinde telefon çaldı. Şirket telefonumuzu arayan da sadece bir yer
var malum. Kahveci abi de ortalıkta yok, mecbur ben açtım telefonu.
İki
gün önce konuştuk sorun yok dediniz diyorum. Yok öyle bir konuşma diyor. Kim
konuştu sizinle diyor. Kahveci abiyi kastederek, bilmiyorum sekreterimiz
konuştu kendisi şu an burada değil kiminle konuşulduğu hakkında bir fikrim yok diyorum.
Anlaşma şartlarında bugün var diyor. İşte konuştuk ya diyorum. Kiminle diyor.
Başa döndük diyorum. Haklısınız diyor. Susuyoruz. Sonra bir daha anlaşma
şartları diye giresi oluyor. Artık konunun başa döneceğinden emin yarıda
kesiyor cümlesini ve birkaç saate size dönüş yapacağım diyor. Peki diyorum, kapatıyoruz.
Fellik
fellik abiyi aradık sağda solda. Bilen gören olmamış o gün. Bulamadık.
Telefonunu da açmıyor. Ulaşamadık. Bir iki saate anlaşma şartları geri aradı.
Açtım. Sanırım bir yanlışlık olmuş, sebebini araştırıyoruz, teslimi maksimum 5
gün uzatabiliriz, yetiştirebilir misiniz dedi. Tamam dedim, ne diyeceğim. Abi
konuşsa yetişmez derdik, çünkü yetişmez.
Ve
zaten yetişmesinin imkanı da yoktu. O iş gücüne sahip değildik. Tabi ki tekrar yüzsüzce
yan şirkete gittik. Kedileriyle aynı zamanda kurulmuştuk, sınıf arkadaşıydık. Onlar
AA ekibiydi biz DD. Zaten yıllarca ödev, ders notu dilenmiştik, haliyle hiç
utanmadık. Dedik yapmayın etmeyin yardım edin, dinletemedik. Paranın yarısını
teklif ettik, paşa paşa yaptılar.
Dördüncü
gün bitti iş. Yan şirket diye söylemiyorum maşallah çok hızlı çalışıyorlar.
Zaten öğrencilik yıllarından belliydi bunların. 40’ın içinde yıllarca Ben
Geldim Gidiyorum olmayı beklemişlerdi. Artık onların sırasıydı. Biz ise boyama
kitabı gibi bir hayata alıştırmıştık kendimizi, her şey çizili, sadece içini
renklendirmesi bizden.
Nihayetinde
teslim için aradım. Telefon kayıtlarını kontrol etmişler ve ortaya çıkmış ki
yanlış telefon kodunu tuşlayıp oranın mutfağını aramışız. Telefonu açan da
bozuntuya vermeden sanki yetkiliymiş gibi konuşmayı tamamlamış. Özür dilediler,
bu konuşmayı sizinle yapan hakkında da gerekli işlem yapılacaktır dediler,
yapmayın olmuştur bir hata dedik, sizin ne haddinize dediler, zaten biz de
mutfağı konuşturduk sıkıntı yok onlar anlaşmışlar ne güzel diyesi olduk, diyemedik,
gecikmeyle ilgili bir yaptırım olmayacağını söylediler, teşekkür ettik kapattık.
Sonra
sanki çok becerebiliyormuşuz gibi yeni iş aldık. Son gece sabahlarız planlaması
yapmamamıza, gece gündüz çalışmamıza, kahveci abiyi hiç işe bulaştırmamamıza
rağmen yine yetiştiremedik. Galiba biz pek okuyamamışız da. Teslime bir hafta
kala tekrar yan şirketin kapısındaydık. Çözdük artık onları, önce bir yine mi
siz suratı açıyor kapıyı, sonra parayı verince hemen gülümsüyorlar. Duygu
durumlarını yan şirketleri olarak biz yürütüyoruz, iş durumlarımızı da yan
şirketimiz olarak onlar. En nihayetinde o işi de parayı ikiye bölüp yaptırdık. Sonra
bir iş daha yaptırdık. Sonra bir iş daha ve bir tane daha. Şirketimizin ismi
aldı yürüdü, piyasada yükseliyoruz ama kendimizin yarattığı bir değer yok.
Baktık yan şirket de iş bulamıyor, biz ne zaman kapılarını çalsak ‘oh, birkaç
ay daha batmayacağız’ havasında karşılıyorlar. Birleştik. Bizim şirketin adı
altında yan şirketin iş bağlayan departmanı olduk. İsmini henüz koymadık. İş
bağlama departmanı şimdilik makul duruyor. Artık biz buluyoruz onlar yapıyor. Başta
şirket kurduk sanmıştık, meğer departman kurmuşuz.
Yorumlar
Yorum Gönder