Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Mayıs, 2015 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Kiler

Kiler değişik bir yer. Küçükken hiç kilerimiz olmadı bizim. Salon, oturma odası, mutfak gibi kavramlar tamamdı da kilerin ne olduğunu çok sonra öğrendim ben. Bir odayı zaten kullanılmayan şeyler için kullanmamaya başlamak çok saçma gelmişti. Neden işe yaramaz şeyler için güzelim bir odandan vazgeçesin ki. Ama ne bileyim bir yandan da değişik bir şey ve bizde yok ya özenmiştim. Amerikan filmlerinde babaların eski kullanılmayan kameraları çıkardı oralardan mesela. Ki o zamanlar sadece düğünden düğüne kamera görme şansınızın olduğu zamanlar. Evlerde yok öyle bir teknoloji. Sadece bazı bazı video kaset oynatıcılar vardı. O evlerde küçük bir kamera esintisi olurdu birazcık. Kameradan gelen şeyleri oynatan bir alet. Bir evin buçuktan kamera sahibi olması gibi bir şey. Öyle özel şeylerin çıktığı bir yer olunca kiler, bizde de olmasını istemiştim. Evde yeni oluşturulacak küçük kilerimiz için yer beğenmeye bile başlamıştım hatta. Evi enine boyuna gezip anneme muhtemel kiler alanlarım...

Metal

Son zamanlardaki en büyük sıkıntım, grubum. Çok kötü bir metal grubunda solistlik yapıyorum. Şimdiye kadar saheden para kazanmayı bir kenara bırakın para vermeden sahne alamadık henüz. Ses sistemi için ayrı para veriyoruz, yetmiyor bir de sahne alacağımız barın sahibine ayrı para veriyoruz. Sağolsunlar sahnedeyken içtiklerimizi ikram ediyorlar en azından. O da bir tuhaf gerçi. Sürekli bira geliyor. Ben portakal suyu istiyorum. Yine de bira geliyor. Birayı bırakan genç garson çocuk sanki çok samimiymişiz gibi ‘Bak portakal suyu istedin ama ben sana kıyak yaptım, bira getirdim’ gibilerinden göz kırpıyor bir de her seferinde. Kıyak yapmadın yavrucum. Bence bira, portakal suyunun kıyağı olmaz. Her seferinde de kayboluyor sahne sonrası piyasadan. Yakalasam söyleyeceğim. Aylar boyu bira içirdi bana. Sonra mikrafona geğirince geğirdin oluyor. Patronun sonraki hafta daha fazla sahne parası istiyor bizden senin yüzünden haberin var mı acaba. Söyle bana yoksa sen patronun komplosu musun? ...

Bilgisayar

Ben teknolojiden anlamayan biriyim. Anlamayınca da sevemiyor insan tabi. Ama “Teknolojiyi sevmiyorum ben” diye direk konuya girmek çok ofansif karşılanıyor. Marjinal oluveriyor insan bir anda. “Abi sen de mi” oluveriyor. Hayır şimdi marjinalim de yani orası ayrı. Boynumdan fularım iki dudağımın arasından da pipom eksik olmaz. Ama teknolojiyle bir alakası olduğunu sanmıyorum bu durumun. Biraz artizim evet ama bu benm artizliğim. Teknolojinin benim üzerimden prim yapmasını istemiyorum. Kullandığım her şey manueldi şimdiye kadar. Bir öğretmenim ben. Evet öğretmenler olarak (en azından benim çevremdekiler) pek sevmiyoruz dünyadaki teknolojik ve bilimsel gelişmeleri. Bilim adamları insan hayatını kolaylaştırmıyor aksine zorlaştırıyor bizce. Durduk yerde bir sürü bilgi bir sürü yeni araç gereç. Ne güzel yaşıyorduk. Bunlar da nereden çıktı şimdi. Kağıttan ekrana geçmek inanılmaz sancılıydı benim için. Zorla bilgisayar derslerine soktular beni. Hiç sevmediğim ve istemediğim halde ekra...

Kahve

Dün akşam da yine her zamanki gibi oturup son gece çalışması yaptım bir gün sonraki sınavıma. Bilirsiniz, böyle günlerde uyumak geleceğinizi belirler, hayat çizginizi değiştirir. Ayık kalıp sabaha kadar çalışmanız lazımdır. Ya o gün uyursunuz ve geleceğin dilencisi düşkünü olursunuz ya da uyumazsınız ve büyük adam olabilirsiniz. Bilmiyorum deneyimlemedim açıkçası ben de ama öyle diyorlar. Bir nevi atasözü gibi bir şey sanırım bu durum da. Tabiki oturup ben de kahveye bıraktım bünyemi her zaman olduğu gibi. Ona güvendim. Dedim bu beni ayık tutar. Bu beni büyük adam yapar. Çünkü biliyorum ki o öyle okunmuş kalemle silgiyle olabilecek bir şey değil bu iş. Bu tip şeyler lazım. Bir bardak, sonra bir bardak daha, sonra hadi bir tane daha... Olmuyor ne yapsam. Uykum açılmıyor bir türlü. Kahveden umudu kestim. O saatte açık okunmuş kalemci de bulamam. Dedim ben yatayım. Ne de olsa hayatta herkes büyük adam olcak diye bir şey yok. Sistemin serseriye de ihtiyacı var, dilenciye de. Her...

Resim

Küçükken hiç dışına taşırmazdım da halbuki. Anasınıfında üstat derlerdi. Kabul gören akımlara, renklere ben karar verir kitleleri peşimden sürüklerdim. “Var mısınız şimdi bir ev çizmeye?” derdim mesela resim saatinde ve oturur hepbirlikte, bütün anasınıfı olarak, ev çizerdik. Hatta bazı zamanlarda velilere kadar ulaştığım olurdu çizdiği evi beğenmeyip annelerine baştan çizdirenler sayesinde. Baya geniş bir kitleyi etkim altında bırakırdım sanatımla. Sürekli çizerdim o zamanlar. Üretirdim aralıksız. Duchamp’çı değil Warhol’cuydum herhalde. Tabi bu durum uyku saatlerinde başıma bela olurdu. Çünkü ev sadece resim saatlerinde çizilmeliydi. Öyle sürekli çizemezsin. Uyku saatinde ise uyunmalıydı. Herşey ayrı ayrı ve birbirine karışmadan ilerlemiliydi. Tabldot tabağı gibi bir hayat. Pilav ve kurufasülyenin birbirinden ayrı durup asla bir araya gelemediği o bölmeli keskin ayrımlar. Kırmızı ve maviyi karıştırmadığı için moru tasavvur bile edemeyen düşünceler. Sonraları bıraktım. Orta...