Bulman lazım diyor. Abi bulamam, nereden bulayım
bu karanlıkta onu. Yok, bırakmam seni diyor. Gece saat olmuş 1, abi bırak
gideyim yatayım. Vermem kimliğini diyor.
Kaç kere dedim maçta abanmayın şu topa halı
sahanın üstünde file yok, üzülürüz sonra diye. Ben dedikçe iyice şımardılar.
Kim daha yükseğe dikebilecek oynuyoruz sanki. Herkes dikiyor mübarek. Sırf bu
yüzden 1 saatlik maçımızın 15 dakikası dikilen topun yere düşmesini beklemekle
geçirdik. Maşallah da iyi dikiyor keratalar. İnmek bilmiyor top yere. Nasıldı
maç deseniz, bir bekleyişti derim. O derece. Topsuz maç yaptık resmen. Hayır
bir de herkes rahat rahat geniş geniş kocaman sahada, ama bir yer var ki o az
önce dikilen topun yere ineceği, işte 4 adam o noktada sıkışıklığın alasını
yaşıyor. Birbirini durduk yerde, hiç lüzumu yokken itmek kakmak bir araya
gelmiş bir ekip görünümündeydik. Ama ortada top var mı, yok. Yav bunlar ne
yapıyor.
En son karşı takımdan biri olaya el attı. Tak etti
çocuğun canına tabi. Aldı eline topu, ‘bu ne lan yeter yere insin şu top artık
be’ diye bağırdı, sonra da bağırmanın gazıyla olsa gerek bir hınçla elindeki
topu dikti havaya. Bir de bana dönüp kısık sesle ‘oha lan güzel hismiş vallahi’
dedi. Hayda. Abi ne yaptın sen şimdi. Hiç gitti mi o konuşmanın arkasına bu. Duruma
müdahale edeyim dedin, sen de alet oldun. Dikti, o da dikti. Ama bu seferki bir farklı oldu. Ona
kadar bütün dikilen toplar yere düşmüştü, onunki düşmedi. Yandaki ormana
gidişini seyrettik. Ben zaten top kullanmadan geçirdiğimiz 45 dakikanın sonunda
bu durumun maçımızın geri kalanı için bir sıkıntı yaratmayacağını düşünürken
arkadaşlar ‘topsuz futbol’un
topsuz oynanamayacağı konusunda baya ısrarcı oldular. Bıraktık futbolu, dağıldık.
Yani onlar dağıldı.
Abi diyorum alırım ben sana top yarın. Yok, olmaz
diyor parasını ver. Üzerimde yok gidip para çekeyim vereyim diyorum. Yok,
salmam diyor. Ne yapacaksın abi benle gecenin bu saati. Sen de gitmeyecek misin
eve. Kapadın bütün yolları. Mal gibi bakışır olduk. Kilitledin olayı resmen.
Abi bir çay koydu sonra. Ne lüzumu varsa. Bak
aslanım dedi. Bak aslanımla başlayan cümlelerden korkmalısınız. Korktum. Abi
girişinin gereğini yerine getirip alçılamaya başladı beni. Böyle yerler kolay
dönmüyor dedi. Bir top kaç para biliyor musun dedi. İnsanlarla uğraşmak zor iş
dedi (beni kastediyor). Dedi de dedi. En son ‘hava sıcak değil de nem çok nem’e
kadar düştü. Tek kelime etmeden dinledim. Sonra saldı beni. Kaybolan topun
bedelini 1 saatlik esaretimle ödemiş bulundum.
İşte bunu anlattım. Sonra da dedim ki yani bizim
oralarda kaybedilen topun bedeli bir saattir. Şimdi bir saat benimlesin. Kendimden
emin, çok havalı olduğumu düşündüğüm üslubuma içimde övgüler yağdırırken
kulaklarım duyduğu ‘ezberledin de mi geldin bunu’ laflarıyla beynime ‘tamam
artık çok abartma istersen’ler yolladı. Geçen hafta anlatmasına ikna ettiğim,
pek olmamış, şişme dertlerini açıklamadan önce ‘bir insana bir şeyi asla
anlatamazsın anca sezdirebilirsin, iki insanın aynı düşünmesi imkansızdır’
yönündeki açıklamaları kendisini bu şekilde tavlayabileceğime inandırmıştı
halbuki beni. Bir de sanki az önce ‘Senin kazan öldü’
şeklinde buzluk yerine meyveliğe konulup unutulmuş 2 haftalık et tadında bir girişle geçen
hafta verdiğim tenis toplarını kaybettiğini açıklayan kendisi değilmiş gibi
benim anlatımımı eleştiriyordu. Zaten o anca beğenmesindi. Bunları o an yüzüne
de söyleyebilirdim, hatta ‘tenis
toplarını kortta tutamayacak kadar kötü mü oynuyorsun’ deyip beğenmeyen ceketini onun üzerinden alıp kendi
omuzlarıma da atabilirdim. Ama çok güzeldi, yapmadım. Yapamadım. Uzunca girizgahlı, bence çok havalı anlatımım şimdi beni
haksız yere olduğumdan daha gerilere sürüklemişti.
Neyse ki bir şans daha verdi. Sonra tekrar bir
şeyleri beğenmedi ve bir şans daha verdi. Sonra bir tane daha ve bir tane daha…
Beğenmediği beni önüme tekrar deneyinler atarak o masada tutmak istiyordu.
Normalde kalkıp gitmesi gerekirken o an benden başkasını bulamazmış, bana
muhtaçmış gibi davranıyordu. Ne gidebiliyordum ne de çok güzelsin, sev beni diyebiliyordum. Artık git buradan
ile gel sarıl bana çemberleri arasındaki alanda sıkışıp kalmıştım.
En sonunda senin derdin ne diye patladım. Yapmaz
olaydım. Bak aslanım dedi. Geçen güne kadar ağdalı lafları bir balerin gibi
kıvrıla kıvrıla sarf eden dili şimdi olağanca keskinliğiyle tespihler
sallıyordu. ‘Bak aslanım’lı
girişinin gereğinde bir konuşma sonrası o gün sevgilisinden ayrıldığını
öğrendim. Hiç konuşmadım. Kafamda topunu kaybettiğim halı sahacı abiyle
karşımda duran arasında bolca analoji kurdum.
Bir saatin sonunda gülen eğlenen bize geri
dönmüştük. O az önceki beni unuttu, ben de az önceki onu… Öpüştük barıştık demek isterdim ama o bir saatin
sonunda iç çemberinin yarıçapı biraz daha daralmış olsa da hala aynı alan
içerisindeyim ve öpüşmek hala uzaktı. Ortada sevgili lafı kalmamıştı ve bir
daha da açılacak gibi değildi. Kaybedilen topla eski sevgilinin aynı değerde
olması ve bir saatle halledilebiliyor olması beni umuda sevk etmişti.
Sevmesem de çok seviyorum ben bu kızancağızı be.
Yorumlar
Yorum Gönder