Ana içeriğe atla

İzbe

İlk defa bir ay kadar önce geldim buraya. Saat on civarıydı. En arkada köşe bir masa boştu sadece. Kimsenin tercih etmediği izbe bir yer. Masanın üzerine ışık dahi vurmuyor. Normalde gider başka bir mekan arardım kendime ama arkada çalan latin ritimler oturmaya sevk etti beni. Yarım saat boyunca menü alabilmek için çırpındım durdum sonra. Bakan yok. En sonunda kalktım bara gittim, dedim ki, ben şu masada oturuyorum bana da bakar mısınız? Hangi masa, dedi. Ya şu masa diye bir heyecan gösteriyorum ama ben de göremiyorum ki masayı. Garibim köşede yitmiş gitmiş o karanlıkta. Sonra bir garson verdiler bana, bak bakalım nereden bahsediyor bu adam diye, masaya kadar birlikte gittik. Patron buna sevinecek, dedi garson. Bir zaman önce baya vaz geçilmiş o masadan. Varlığını bilen yok.

Bir yarım saat kadar sonra suratı maskeli bir abla çıktı sahneye. Bulerias tutuyor eliyle. Orta halli güzel bir kıçı var. Memur kıç diyelim. Sonra bir gitarist geldi. İki dolandı, seyircileri selamladı, maskeli abla dışında kimse alkışlamadı. Kalbi kırık geçi oturdu köşeye. Sonra ön masalardan biri ayaklandı. Tam bir dolikosefal, bizim gibi brakisefallerin arasında dikkat çeken bir tipi var.  Elindeki biradan son bir fırt alıp o da çıktı saheye. Çok içirmişler, birileri çok gaza getirmiş abiyi derken gitti oturdu cajonun üzerine. Sonra grubu buleriasla toplayan abla bir anda maskeyi attı ve girdi parçaya. Gördüğüm en yersiz koreografilerdendi. Bu kadar umut vadetmeyen bir başlangıca rağmen izlediğim en güzel performanslardan.

O hafta üç kere daha gittim oraya. Üçünde de aynı masaya kaldım. Üçünde de garsonlara masamı hatırlattım. Üçünde de aynı abla buleriasla girdi, gitaristi buleriasla bir tek kendi alkışladı, cajon abi son fırtıyla sahneye atladı. Ama o hafta dördüncüye gittiğimde, işte o gün,  her şey değişmişti. O gün de her yer doluydu ve makus talihime razı gelmiş o izbe masaya doğru yönelmişken fark ettim ki masanın üzerinde bir biblo var, rezerve yazıyor. Kim burayı rezerve eder, belli ki mekanın pek sevmediği biri, resmen bu masayı itelemişler, yazık, diye düşünürken garsonlardan biri gelip bibloyu kaldırıp hoş geldiniz dedi. Biraz alınmadım desem yalan olur. Takip eden üç hafta boyu diğer masalar boş olmasına rağmen beni orada ağırladılar. Kullanılmayan masayı benimle değerlendirdiler. Üzerimden ev ekonomisi yapıldı.

Aslında dümdüz bir adamım. Vanilyalı, sade. Sesimi hiç çıkarmam böyle şeylerde. Ama yeter canım. Resmen iteklendi bana masa. Özgür değilim. Bir zaman sonra gittim bardaki çalışana dedim böyle böyle. Ne zaman gelsem beni oraya oturtuyorsunuz, olmaz ama. Bir mıç mıç tripler, aman abi sen niye sorun ediyorsun ki orayı, ne güzel masa abi ya, yakışıklı abim benm, bilmem ne… Görseniz tam bir eğri basan. Bak koçum dedim. Koçum da hiç kullanmadığım bir kelimedir, inandırıcılığına asla inanmam, ama bu garson karşısında güçlü bir hitabete dönüştü. Sonra bir daha bak koçum dedim. Sonra çok üşendim. Neyi kime açıklıyorum ya. Gittim masayı tuttum kaldırdım. Sahnenin dibine koydum, oturdum. Kimse de ne yapıyor bu demedi.


Sahne önündeki ikinci günüm. İki gündür cajon abiyle sahne öncesi bardak tokuşturuyoruz, gitaristi artık ablayla birlikte alkışlıyoruz. Grup benden memnun, ben de onlardan. O karanlığa da yeni bir masa daha atmışlar. Bir masa daha büyümüş mekan. İzbede sesini garsonlara duyurmaya çalışan yeni bir çaylak oturuyor şimdi. Birkaç aya onu da bekliyorum yanıma. Yavaş yavaş hakettiği popülerliği edinecek bu grup.

Yorumlar