İş başvurusundayım. Bir dizi kağıdı iyi
doldurduğum konusunda hemfikir olan iş verenler beni bir de yakından görmek
istemişler. Sekreterin odasında mülakat saatinin gelmesini bekliyorum. Fakat
odasında beklediğim sekreter bile henüz ortalarda yok. Mülakatım saat üçte, kolumdaki
Keith Haring ise saatin henüz daha iki olduğunu söylüyor. Evet biraz
heyecanlıyım bu konularda. Sabah annemin ‘geç kalacaksın’ları eşliğinde
erkenden kapı önüne konmamın payı da büyük.
Sekreterin odasını baka baka ezberledim. Sol tarafımdaki
masmavi duvarda bu kontrastı yakalayabilecek tek isim Carpaccio asılı. Karşımda
Sekreterin masası var. Masanın üzerindeki bitmiş devrik meyve suyu ile
susamları masanın dört bir yanına dağılmış simit şirketin ciddiyetiyle ilgili
bazı soru işaretleri oluşturuyor. Sağ tarafım alabildiğine raf ve kağıt yığını.
Benim başvurum da yüksek ihtimal oralarda bir yerlerde. Arkamda ise üçlü portal
pencere var. Odadaki bu konumlandırmayla ensem vücudumun geri kalanından farklı
bir renge bürünmüş olarak buradan ayrılacağım kesin.
Bütün bu bekleyiş gerginliğimi iyice arttırıyor.
Gerginliğin de bağırsaklarımı hareketlendirmesi gibi bir yan etkisi var bende. Giderek
huzursuzlanmaya başlıyorum. Odayı on altıncıya kontrol edip her şeyin yerli
yerinde olduğuna emin olduğum sırada koşarak beş yaşlarında bir çocuk giriyor
içeri. Hemen arkasından da dur çocuğum yakarışlarıyla sekreter abla…
Kafasındaki Sarah Bernhardt şapkasını çıkarırken hoş geldin diyor, erken gelmişsin.
Annemi ispiyonlamak istemediğimden mülakat saatini karıştırmışım, diyorum. Bu
söylemimle masanın üzerindeki ciddiyetsizliği şirket ve kendim arasında
üleştirmiş bulunuyorum. Açıklamak için ise artık çok geç. Sekreter abla
bilgisayarının başına geçiyor çocuk topunu masanın arkasından çıkarıp etrafta oynamaya
başlıyor. Artık hep birlikte bekliyoruz.
Saat
yaklaştıkça gerginliğim artıyor. Daha fazla huzursuzlanmaya başlıyorum. Beş
dakika var. Tuvalete gitsem saatini karıştırmışım beyanındaki mülakata bir de
geç kalırım. Osurarak kendime küçük hacimler açıp zaman kazanmayı, tuvaleti
mülakatın sonrasına ertelemeyi planlıyorum. Fakat profesyonelce kimse duymadan
halletmeliyim bu işi. Oturduğum koltukta sol tarafıma doğru küçükten
eğiliyorum. İnce bir işçilikle sessiz sedasız kurtardığımı düşündüğüm mülakatım
bu sefer koku engeline takılıyor. Bir anda hızlı hızlı nefes alıp vermeye
başlıyorum. Amacım osuruğumu koklayarak bitirmek. Artan nabzım ve nefes alış
verişim karşısında sekreter bir sorun mu var diyor. Tansiyonunuz mu çıktı
diyor. Yok diyorum. Doktor çağırmamı ister misiniz derken masadan kalkıp bana
doğru yürümeye başlıyor. Yaklaşmasın diye elimle dur işareti yapıp biraz cam
açsak kendime gelirim, diyorum. Hem sekreteri oyalamış hem de hava
sirkülasyonuyla kokudan kurtulmuş olacağımı düşündüğüm sırada unuttuğum bir
parametre sekreterin bana giderek daha fazla yaklaşmasına sebep oluyor.
Açılması gereken camın tam önünde oturduğumu fark ediyorum. Kıvrak bir
hareketle arkamdaki camın koluna uzanıp camı aralıyorum. Sekreter duruyor.
Güven vermek için nefes alış verişimi yavaşlatıyorum. İyi olduğuma inanan
sekreter masasına geri dönerken çocuk ayaklarımın arasına kaçan topunun
peşinden bacak arama eğiliveriyor. Topu alıp kafasını kaldırdığında yüzündeki
ekşimeyle karşı karşıya kalıyorum. Sağ elimin işaret parmağını dudaklarımın
üzerine götürüp hastane susu yapsam da ‘abi osurmuş’ diye etrafta bağırarak
koşturmaya başlıyor çocuk. Sekreter, ‘oğlum sus’ dedikçe çocuk giderek daha çok
bağırmaya ve abi osurmuş’u küçükten bir melodiye oturtup zıplayarak koşuşuna
uyumlu hale getirmeye başlıyor.
Mülakatın artık olamayacağı kesin, kalkıp kapıya
doğru yöneliyorum. Keşke tuvalete gidip onurlu bir geç kalma yaşasaydım.
Kapıdan çıkarken sekreter abla ‘kusura bakmayın çok kötü oldu’ diyor. Özür
dilemeyin çocuk haklı, diyebiliyorum.
Yorumlar
Yorum Gönder