Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Kredi Kartı

Kredi kartımı kaybetmiştim. Zaten bir taneydi, o da gitti. İki hafta kartsız yaşadım. İnanılmaz sıkıntılı. Para çekmeye her seferinde banka sırası beklemekten pantolon ceplerim numara doldu. On para çekeceğim hesabımdan diye git numara al, teyzelerle otur, kağıt imzala.. Tonla iş. Hesabımdan şu kadar çekmeyi talep ediyorum diye dilekçe imzalıyorsun ya her seferinde. Bir de alışkanlığım da yok, bankamatikten çeker gibi çektiğimden anında bitiyor param, sonra haydi her şey tekrar baştan. O kadar çok gidiyordum ki artık sıkıntıdan sinsileşmeye başladım. Bakıyorum mesele 243 yanmış, benim numaram 600 küsür. Ama giden yok bankoya. Hemen sanki benim numaram 243’müş gibi edalarla yanaşıveriyorum. Bir iki kere başta yakalandım. Yaşlıların reaksiyon alması biraz geç oluyor. Hesaba katmamışım. Sonradan yavaş yavaş yanaşıp, 243 bende ama, diyorlar. Ya teyze yerim seni, de, senin zamanın bir önemi yok, sen zaten yavaş yaşıyorsun, al sen şunu 600 küsür sende olsun artık, rahatını bozma hem, sandal...

E7

Bazen eve gelenlere yumurta çikolata ister misin diye soruyorum. İnanılmaz heyecanlanıyorlar. Sonra önlerine yumurta çikolatanın sadece çikolatası gelince o az önce gülen gözleri hüzün kaplıyor. Çok haklılar. Ama ne yapayım, yumurta çikolataları aldığımda da ben çok heyecanlanıyorum. O kadar heyecanlanıyorum ki eve 5’er 10’ar aldığım yumurtaların hepsinin içini açıp oyuncağını çıkarmadan duramıyorum. Geriye sadece çikolataları kalıyor. Marshmallow testinden bu yaşımda bile kalırım. Planlamalarım üç günün üzerine çıkamıyor. Takvime baktım, akşam oyuna rezervasyonun var diyor. Tek başıma gitmem oyunlara, ama kiminle gideceğimi de yazmamışım, hiç de hatırlamıyorum. Neyse herhalde ‘gidiyoruz değil mi’ diye gün içinde biri arar dedim, peşini bıraktım. Aramadı. Sahneyi aradım. 2 kişilik ayırttın ya abi, diyor Çağdaş. Oğlum ben hatırlamıyorum, sen milyonlarla konuşup nasıl hatırlıyorsun bunları, kim peki diğeri söyledim mi, diyorum, yok abi, söylesen kesin hatırlardım, diyor. Çağdaş’ın ...

Doğum Günü

29 yaşındayım. Yarın 30 olacağım. Birkaç gündür mumları üflerken tutacağım dileği düşünüyorum. Uğraşarak edinmek çok zor. Bu yüzden hayattan dileyerek talep ettiğim çok şey var. Yarinki dileğim konusunda çok kararsızım. Boşa harcamak istemiyorum. Doğum günü dilekleri önemli dileklerdir. Ben tek siz hepinizdeki hepinizden biriyim. Farkındalık yaratabilecek ya da bir farklılık ortaya koyabilecek yetim yok. Daha rahat ve daha çok okuyayım diye henüz ilkokula başlamamışken öğrettikleri okuma yazmadan sonra hiçbir şey okumadım. İnsanın söylediklerine inanmam ama insanların söylediklerine inanırım. Toplum önemlidir. Belirsiz özneleri severim. Söylemler bir bireye ait, ilişkin, dahi veya keza olamaz. Bireye keza ne. Yok, bireye keza olmaz. Dilek hakkimi belki satarım, bugünlerde her şey satılıyor. Geçen gün televizyonda bir inşaat şirketinin mutluluk sattığını duydum. İnanamadım, hemen aradım. Siz ev yapıp satmıyor muydunuz dedim. Hayır efendim biz mutluluk satıyoruz dediler. Nerede...

It must be Heaven

Fragmanına kanmayın. Bok gibi. Kuzeyli olmaya çalışmış bir güney filmi. Özenti. O kadar oturmamış ki üzerine attığı ceket. O ıbıdık zıbıdıklığını bu kadar ruhsuz anlatamazsın. Öykünme olarak kalmış işte film. Konu bütünlüğü sıfır. Alt alta hafif sakil, biraz tebessümlü bir iki cümlelik twitter hikayeleri okuyormuşsunuz gibi. Hepsi de birbirinden alakasız. Bir olay örgüsü oluşturmuyor. Bir zamanların wine videolarını almışlar, sonra demişler ki bu böyle film olmaz. Bi adam yola çıksın, sonra tüm bu vidolarla karşılaşsın. Gerçekten öfkelendim ya. Ana karakter konuşmuyor. Tamam a lot of communication can happen in silence (see Richmond Shepard) ama bu o değil. Özellikle mi seçmişler bu adamı, mimik sıfır. Sürekli öncesi ve sonrasıyla adamın ruh halini anlamaya çalışıyoruz. Film tamamen Kuleshov effect üzerine kurulu. Hayır karakter hiç mimik yapmasa yine tamam diyeceğim. Bu zibidi bir de yapmaya çalışıyor. Bariz beceremiyor ya. Yazık. Bir de havalı dursun sinematik olsu...

Parrhesia

Çok, bir, inan, şey, güzel, ılmaz. İnanın anlatmak istemeyeceğiniz bir oyun. Kelimelere döktüğünüzde büyüsünün kaybolmasından korkuyorsunuz. Kendinizde ve biricik olarak tutmak isteyeceksiniz. Sıralıyorum. - Kadebostany  walking with a ghost ışıklandırması var oyunda, inanılmaz güzel bir atmosfer yaratıyor. Şerit ışıkların altındaki bedenleri sonsuza kadar seyretmek isteyeceksiniz. Bir de karanlıkta şarkı söylenmesini. - Oyunun geçişleri pürüzsüz. Dandik kalemlerin arkasındaki ucuz silgilerle silinmiş sınırlar sanki, birbirine karışmış dağılmış, bir düşünce akışı bulanıklığında mükemmel mutlu atlayışlar yaşıyorsunuz. - Oyun her iki tarafta da çok güzel ve çok rahat bulunabiliyor. Çelişkileri ve saçmalıkları aynı anda hem yaratan hem de bununla dalga geçen bir anlatısı var. Asla dikkatinizi yitirmiyorsunuz, boğulmuyorsunuz. - The final element of expressive movement is deformation of movement. Eisenstein opines that walking perfectly balanced and smoothly is...

Görkemli Görkem’in Uğursuz Hikayesi

Daha erken yazacaktım, üşendim. Bu arada da bazı şeyler yitti gitti, ama aklımda kaldığı kadarıyla Görkemli Görkem’in Uğursuz Hikayesi; Hikayelerinizi anlatmayı bırakın. Sali ve Uygar’a anlatın, onlar anlatır. Dünyadaki tüm hikayeleri onlara verin. Çok iyiler. Madde madde yazıyorum yine. Hikaye çok uzun ve fazla karmaşık. Arada bir yerde mutlaka zone out oluyorsunuz. Hikaye ucunu kaybetmeye çok açık bir hale geliveriyor. Galiba bu sıkıntı kendisini fazlaca belli etmiş olacak ki hikayenin sonlarına doğru bir iki yere sonradan eklendiği çok belli ‘bakın şimdi şu noktadayız karakter bağlantıları şöyle’ açıklamaları sokulmuş. Bu aralıklar pek iyi yedirilmemiş fakat hikayeye. Bir anda hikayeyi yaşamaktan kurtuluyorsunuz. Temelde karmaşa isimlerin tamlama olması gibi sebeplerden bence. Belki daha net isimlendirmelerle ortalık biraz berraklaşır. Yoksa atfedilen nesneler sanki yeterince birbirinden ayrıktı. (İşte buraları unutmuşum) Mükemmel bir üslup edinmişler. Yani çalgılı...

Yazar

Yazarım. Yarım kalmışlıkların devamını yazıyorum. Bitmemiş hikayeleri tamamlıyorum. Eksik aşklarınızı, buçuk ayrılıklarınızı bana getiriyorsunuz, ben nihayete erdiriyorum. Kimi öfkelenmek için, kimi rahatlamak için gelir. En nihayetinde hepsi düğümü çözmek ister. Önce tanışırız, hikayenin olan kısmını dinlerim. Sonra anılarında kalmasını istedikleri sonları veririm onlara. Bundan sonra hikayeleri böyle hatırlanacaktır. Bir nevi geleceği yazıyorum diyebiliriz, ama olmayan bir geleceği. Sonra hikayeleri biter. Herkes rahatlar ve evlerine dağılır. Yakın arkadaşlarına benim hikayelerimi anlatırlar. Çözülmüş yeni hikayeleriyle dedikodularını tamamlarlar. Artık yaşadıklarında noksan yoktur. Aynı hikayedeki iki kişiye ayrı ayrı zamanlarda farklı sonlar yazdığım bile oldu. Önce biri geldi, kendisini ve diğer karakteri tanıttı, yazdım. Sonra diğeri geldi. Ben biliyorum diyemedim, diyemem, profesyonel olmalıyım. Birlikte bir hikaye çıkarmak isteselerdi, zamanında bunu yaparlardı. İstememiş...