Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Sallanan Sandalye

Evimde hayaletler var. Hiç olmadık anlarda varlıklarını hissettiriyorlar. Tatlı değiller, asla uzlaşmak istemiyorlar, düpedüz canıma okumanın peşindeler. Çoğunlukla unutulmuş bazı anlara ilişkin küçük  izler. Bir anda gün yüzüne çıkıveriyorlar. Duvarda ölçülmüş bir boydan kalan, yanına isimin baş harfinin yazıldığı bir çizgi, bir anda kırılan hediye gelmiş bir bardak, ki kırılmasa emin olun umurunuzda olmadan öylece kullanmaya devam edersiniz, ya da zamanında masa sallanmasın diye ayağının altına sıkıştırdığınız, unutulmuş, kalpçik içeren minik bir not. Sonra tüm hikaye gerisin geri kendisini oluşturup yekpare, biçimsiz, eciş bücüş bir yığınla karşınızda size hesap soruyor. Neden? Açıklamak yersiz, güç. Aklınızda kalan detayları kabaca ortaya doğru toplayıp alelacele birleştirmeye çalışıyorsunuz, yeterince bir sebep oluşturamıyor. Zamanı için o kadar mantıklı gelen kararların ucu ne kadar da hızlı kaybolmuş. Tamam da niye? Gerektiği kadar yüzleşmediğinizi, yasını tutmadığınızı, diy...

Gürültü

Bu güncelleme olmaz, dedim. Bok biliyorsun, dedi. Fiziki pisleşse hukuki sorunlarla baş etmek zorunda kalacağını biliyordu. Şansını temkinli bir laf dalaşı başlatmakta denemişti. Çok istiyorsan güncelleme talebini bireysel iletirsin, dedim. Kavganın her türlüsünden kaçtığımı görsün istiyordum. Yetinmedi, doğruldu, sağ kol düğmesini çözüp sıvamaya başladı. İşte yine başlıyoruz. Kuzeyli yalnızlıklarında insan kendi kendinin canına okur, bizim gibi sıcak yalnızlıklarda ise herkes birbirinin canına okuyor. Bir anda, ama ben seni bilek güreşinde yenerim, dedi. Hayatta kendisini kanıtlayabildiği başka bir alanı yoktu, burada da kabul görmezse biterdi. Dirseğini masaya koyup, hadi gel, dedi. Hiç gereği yokken durduk yerde çok alakasız bir alanda düelloya davet edilmiştim. Sıkılmış zihinlerin öfkesiyle başa çıkmak çok zor. Evet yenersin, ama konumuz bu değil, dedim. Bilek güreşinde üstünlüğünü kabul ettim, şimdi aynı kabulü de güncelleme konusunda ondan bekliyordum. Bu güncelleme olmaz, kimsey...

Romeo & Juliet

Juliet rahibin yanına gider. Rahip ona içeni 40 saat ölü zannettirecek bir iksir verir. Ama bu haber Romeo’ya zamanında ulaşmaz. Romeo Juliet’in yanına gelir. Öldüğünü zanneder. Dayanamaz, eğilir ve Juliet’in zehirli dudaklarından öperek o da intihar eder. Juliet biraz sonra uyanır, Romeo’ya bakar, onu ölü zanneder, dayanamaz, Romeo’nun zehirli dudaklarından öperek o da intihar eder. Romeo biraz sonra uyanır, Juliet’in ölmesine dayanamaz, eğilir Juliet’in zehirli dudaklarından öperek intihar eder… Yıllar geçer. Denk gelemeden yaşlanırlar. Romeo şekerden, Juliet ise çoklu organ yetmezliğinden ölür. Yalnız başlarına, yıllarını bir hayalle öpüşmeye feda etmiş olarak. Modern ilişkilerin doğru düzgün bir başlangıcı, sonu olmuyor. Masallar ne kadar güzel, siyah ve beyaz asla birbirine karışmadan var, sınırlar belirgin, mesajlar net. İnsanlar hep hayatı masalsılaştırmak istiyor. İmkansız. Üstelik en güzel şeyler bu kirli griden üretiliyor. Ben masalları hayatsılaştırmayı öneriyorum. Belki de ...

Miniler

I Tam sevişmenin ortasındaydık. Bir anda giriş kapısından anahtar takma sesi geldi. Pınar eve birisi giriyor dedi. Duraksadım. Ha evet ya Mevlüt dayıdır, dedim. Mevlüt dayı apartman görevlisi, sabah, gün içinde bozuk kombiye bakmaya gelirim, demişti. Ama bir anda böyle sevişmenin orta yerinde söyleyiverince sanki sevişmemize Mevlüt dayıyı davet etmişim gibi anlaşıldı, korku dolu gözler gördüm. Açıklamaya vakit yoktu, kapı açılma sesi geldi, hemen müdahale etmeliydim, korkulu gözleri bir süreliğine erteledim. İçeriden, kimse var mı, diye bir ses geldi. Var Mevlüt dayı, demeye kalmadı Mevlüt dayı yerdeki kıyafetleri görüp içeride sevişildiğini hemen anlamış olsa gerek bir anda, tövbe yarebbim, allah mallah bir homurdanmalar gelmeye başladı içeriden. Kombi kritik kombinin yapılması lazımdı. Gel gel Mevlüt dayı diye bağırdım içeriye. Pınar ne yapıyorsun, dedi. Korkulu gözler ertelemeyecek duruma gelmişti, bu sefer de Mevlüt dayıyı erteledim. Ama çok da erteleyemezdim, yoksa Mevlüt dayı gid...

Saklambaç

Saklambaç kadar saçma bir çocuk oyunu yok. Toplanmışsın, bir araya gelmişsin. Sonra yalnız kalmaya çalışıyorsun. Aşşırı tırt. Neden ben bir saniyemi bile diğer çocuklardan ayrı geçireyim. Hep birlikte delirmek, çıldırmak istiyorum ya ben. Evde ana baba bir rahat vermiyor, şurada acık bari kafamı dinleyeyim diyen çocuk olur mu hiç. Tabi ki olmaz. Belli ki bu çocuklarını zapt edemeyen velilerin çakallığı. Afyon gibi dayıyorlar çocuklara saklambacı, sosyal olarak prozaklanmış, yalnızlıktan uyuşmuş veletler oluyor sonra. Çocukları bir aradayken bile ayrı tutmaya çalışıyorlar. Onlar da biliyor tabi, her çocuk tek başına 1 birim çıldırabiliyorsa 10 çocuk 10 birim çıldırmıyor, on yüz bin milyon çıldırıyor. Çocuklara oynatmayın şunu, büyük resmi görün. Ne sosyal beceriye ne motor beceriye.. Ne öğretiyor bu oyun; insanlardan kaçmayı, onlardan saklanmayı, hareketsiz, bir yerde sessizce durmayı. Pardan şöyle mi demeliydim. Sen içeride otur öyle uslu uslu hiç sesini çıkarma, mı.   Böyle oyun m...

Kabak Çekirdeği

Kabak çekirdeği en nihayetinde bir çekirdek de olsa çitlenmeye elverişli bir tasarımdan çok yoksun. 15 dakikadır bunu kabullenmiş durumdayım. Savaşmak yerine kendimi teslim ettim. Ağzıma olduğu gibi atıp biraz tükürüğümle yumuşattıktan sonra kubuklu mabuklu çiğneyip yutuyorum. Sağ avcumda kabak çekirdekleri, sol avcumda ise henüz çitlemeye inat ettiğim dakikalardan kalma, her tarafıdan saçma sapan parçalanmış kabak çekirdeği kabukları ile sahilde alık alık dolanıyorum. Kabukları biriktirdiğim tarafa dikkat ettiyseniz bir solak olduğumu anlamışsınızdır. Ailem küçükken teniste avantaj sağlar diye solak yetiştirmiş. Ama sonra hiç tenis oynamadım. Ailemin vizyonuna ayak uydurabilecek kadar yetenekli bir çocuk değildim. Hayata ayak uydurabilecek kadar hevesli bir yetişkin de değilim.  Canan, tam karşımda. En son 2 yıl önce haftaya haberleşelim demişti. Ben aramasam görüşmeyeceğimiz yığınlardan biriydi, aramadım, görüşmedik. Kader bu ya, denk geldik, kabak çekirdekleriyle dolu avuçlarımd...

Gömü

Bir gün dışarıda kalabalık bir toplaşma planlamıştık. Telefonla aradı beni heyecanlı heyecanlı. Abi başıma çok kötü bir şey geldi, ben gelemiyorum, dedi. N'oldu, dedim. Anahtar kapının arkasında kaldı, dedi. Nasıl yani, dedim. Anahtar dışarda kaldı, çıkamıyorum, dedi. Bir an mal oldum. Hikaye aslında doğru gibi, ama tam da oturmuyor. Sen içeridesin ve anahtar kapının arkasında mı kaldı, dedim. Aynen öyle abi, dedi. Tamam haklısın kapının arkasında kalması bir sorun, ama sanki hikayede sen ve anahtarın yeri değişince, içeride olduğuna emin misin, dedim. Evet abi, dedi. Oğlum kapı kolunu indir çık o zaman, dedim. Bir anda kendine geldi. Aa doğru, sen ne muhterem bir adamsın, beni çilingir masrafından kurtardın, ık bık bir şeyler. Yalan dolan. Kafasında yazmış yine bir bahane, sonuna kadar inanmamızı bekliyor. Mert öyle, heyecanlı, gergin, değişik bir tip. Bir şeyden şikayetçiyse ya da bir şeyi istemiyorsa bunu asla yalın bir dille direk söyleyemez. Ben ne kadar rahat boklayabiliyorsa...