Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Lokma

Tüm suçlamaları kabul etti. Olması gerekenden çok daha açık ve çok daha fazla ben haksızımlar döküldü ağzından. Şimdiye kadar tüm tartışmalarımızda sen haksızsını açıklamaya çalışmışken birbirimize şimdi her şeyi kabul ettiğinde sen haklısına inandırmak istiyordum onu. Bitiyordu. Ucuzluğundan çekinip net bir şekilde söyleyemediği sorun sende değil bende vardı düşünce akışında. Belirgin ifadeler yerine uçları orantısızca törpülenmiş açıklamalarla beni de anlaşmaya mutabık kılma çabasındaydı. Haydi sen de sorun çıkarma artık diyordu. Sessizce bekledim. Ayrılık konuşmalarında yetkin kimseyi görmemiştim. O da değildi. Doğal sonucuymuş gibi ilerlemeye çalışıyordu fakat oyunculukta yetersizdi. Sonunda söyleyene kadar aslında böyle bir şeyin hiç olmadığına inanmamı bekliyordu. Nihayetinde bezi kaldıracak ve çıkan tavşana şaşırmamı bekleyecekti. Ama hissediyordum, ayrılıyorduk, geliyordu. Nihayet ayrılalım dedi. Sen haklısınlar bir anda somut ben artık yıldımlara dönüştü. Aslında hiçbir suçl...

Oralet

Bölüm I İlişkimiz mi? E’ye ulaşamamış bir Prelude op.28 no.4. Hiç barışamamış bir kırgınlık. Temennileri ortaklaşamamış bir diretme. Bir Cezanne Turning Road, sonu belirsiz, olamamış bir huzur. Yıllardır sessizce bekliyoruz. St. Burchardi’nin bir sonraki notasının bizim olacağına inanıyoruz. Üç sene olmuştu görüşmeyeli. Ara ara aritmik pulslar veren duygusal ataklarımız dışında irtibatımız yoktu. Bir gün önce uzun bir aradan sonra tekrar yazmıştı. Nasılsın? Uzun araların direttiği netlikteydi. Birbirimizi geri çevirmeyeceğimizi bildiğimiz halde her tekrar böyle başlıyordu. Talepkar ve bağışlayıcı bir nasılsın. İşte böyle bir zamanda aklımıza geldi dördüncü dalga oraletçi. Ev arkadaşım Özge psikolojik yüzleşmemi dinlemek üzere kahve koymaya giderken reddedip oralet istemiştim. İlk yudumumda ulaştı orda mısın, bitirdiğimde neden cevap vermiyorsun yazmıştı ve son olarak özür dilerimi okuduğumda artık ilişkiyi bırakıp oraleti konuşmaya başladık. İlk defa bir taraf dur demiş...

Mail

  Dünyanın en güzel bacaklarıydı. Upuzun, Dali Saint Antony kadar baştan çıkarıcı, Dattola Evni gibi kıvrımlı. Yanında, duruşuna çok yakışan sıska bir köpeği vardı. Köpeği yüceliğiyle bir aksesuar gibi taşıyordu. Sahibinin güçlü, tereddütsüz adımlarına mükemmel bir itaati vardı köpeğin. Tasma ipi bir an olsun gerilmedi. Tam önümüzden geçerken sağ omzundan arkasına doğru bir bakış attı. Dudağının sol köşesine ilişen bir tebessüm eşlik ediyordu bakışına. Ani bir hamleyle önüne geri döndüğünde gülücüğü kayboldu. Durdu, kafasını aşağıya eğdi ve ayaklarına baktı. Su birikintisine basmıştı. Böyle karşılaşmalarda hayat 33 bpm’in altında akar. Zihnininiz kulağınıza peşi sıra gelen sesler arasındaki bağı kurup şimdiyi oluşturamaz. Arkadaşımın dürtmesiyle dikkatim dağıldı, kendime geldim. Küçükten sitemli bir sesle şifremi girmemi söyledi. Belli ki birkaç kere daha dile getirmiş ama benden tepki alamamıştı. Bakışlarımı önümdeki bilgisayar ekranına çevirdim. efearin4@ mailimin şifres...

Unutkanlık

Tatillere çıkarken aksatmadan laptop şarj aletimi unuturum. Her nereye gidersem gideyim şarj aletim arkamdan kargoyla gelir. Birlikte yolculuk yapmışlığımız çok azdır. Giderken unuturum, bir de yetmezmiş gibi dönerken unuturum. Zaten ben genel olarak unuturum. Bankamatikler önce para sonra kart veriyorken kartımı unuturdum. Şimdi bankamatikler millet kartını unutmasın diye önce kartı vermeye başladı, ben de parayı unutur oldum. Gerçi en son tatile çıkarken sağ olsun arkadaşım hatırlattı yine de şarj aletini unutmadım. Fakat bu sefer de laptopu unutmuşum. Elimde bir top kabloyla kalakaldım otel odasında. Tüm bu unutmalarımın tap yaptığı bir zamanda arkadaşlarla tatile çıkmıştık. Daha turumuzun yarısındayken dişlerimden biri ağrımaya başladı. Normalde çok dayanıklıyımdır. Tek başımayken hele kahraman kesilirim. Ama bir şekilde topluluk içerisinde bana alan açılırsa affetmem. Canım çok kıymetli oluverir, anında sızlanmaya başlarım. Hatta sızlanmaya bayılırım. Hele ki inlemek beni mük...

Düğün

En yakın iki arkadaşımın düğünündeyim. Havai fişekler atılmaya başladı. Herkes mutlu. Bense havai fişeklere bakıp ‘Eşkıya’ diye fısıldıyorum. Bizim jenerasyonun filmlerle kirlenen mutlulukları bir yana sevimsiz bir ikisini de kaybediyorum hissi var içimde. Düğünleri sevemiyorum. Düğünlerdeki pozisyonum kolayla fantanın karıştırıldığı çocuk kokteyl masalarından öteye geçmemeliydi. Ne zaman ki ben de takı törenlerine dahil olmaya başladım, içime ayrılıklar çökmeye başladı. Zamanla her küçük altında biraz daha yalnızlaştım. Birazdan da hayatımdaki son iki kıymeti birer kırmızı kurdele eşliğinde lacivert bir ceket yakasına tutturup uğurlayacağım. Sade kır düğünü üçüncü saatine giriyor. Topuklu ayakkabılara izin vermeyen seçici geçirgen çim zemin sayesinde ortada dolanan kalabalık pek yok, insanlar genelde masalarında. İçkili bir düğün planlanmış. Belli ki evli çiftimiz sülalelerine alkolle kontrolü kaybetmeyecekleri konusunda güveniyor. Umarız ki geceyi masanın üzerinde kafasında ...

Görünmezlik

İlk defa görünmez olduğumda yedi yaşındaydım. Yaşadığımız yerde yeni yeni popüler olmaya başlamış AVM kültürüne sadece hava limanlarında gördüğümüz fotoselli musluklar adapte edilmeye çalışılıyordu. Arada bozulan fotoseller keyif kaçırsa da musluklarla gelen hijyen farkındalığı çıkarken kapıyı elini kuruladığı peçeteyle açan bireyler oluşturmaya başlamıştı bile. Pelin ve ailelerimizle filme gelmiştik. O zamanlar hala daha filme geç girmek ayıp kabul ediliyordu ve evden çıkmadan yapmayı unuttuğum çişim şimdi babamda telaşa sebebiyet vermişti. Alelacele tuvalete girdim. Normalde hiç yapmadığım şekilde çıkarken elimi yıkayası oldum. Musluğa yanaştım, elimi uzattım. Akan giden yok. Diğerine geçtim. Aynı. Sonra tam diğerini denerken abinin biri hiç tınmadan çarptı geçti. Fotoseller ve abiler beni görmüyordu. Acaba dedim. Zaten daha bir hafta öncesi belki spiderman olurum diye kolumda örümcek yürütmüştüm. Görünmez olduğuma inanmamak için hiçbir sebebim yoktu. Yanımdaki amcaya beni göre...

Mikrodalga

Bulamadım lanet arabayı. Şu avm kapalı otoparklarını bir çözemiyorum zaten. Üstelik bu sefer arabanın P3’te olduğunu da biliyorum. Ama otopark nasıl oluyorsa K’de bitiyor. Acaba yanlış mı hatırlıyorum diye seri anahtar basışlarıyla yanan dörtlü avına çıktım. Kucağımda yeni aldığım kocaman mikrodalga fırın, kan ter içinde bir sağa bir sola yürüyorum. Yok, çıkmıyor. Götürmüşler arabayı. Sonra Uğur’u aramak geldi aklıma. Avm’ye birlikte gelmiştik, o erken ayrıldı. Kaybolma ve kaybetme hikayelerimi de bildiğinden ‘abi bak unutma P3’ diye o soktu kafama, zaten yoksa imkansız. Otoparkta çekmiyor tabi telefon. Çıktım yukarı, Uğur açmadı, indim otoparka biraz daha aradım, Uğur mesaj attı, çıktım yukarı Uğur’un şarjı bitti, indim aşağıya biraz daha aradım, Uğur Deniz’den mesaj attı, çıktım yukarı ve nihayet konuştuk. Tüm bu git-gellerde mikrodalga fırın da benimleydi. Yamuldum. Sanırım belime küçük bir de fıtık ekledim. Ağrıdan zar zor yürür hale geldim, ama arabanın arkasındaki gizem beni iç...