Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Dansöz

Girmeden önce Sıla’yla Mekan Sahne’nin İstanbul’a gidişinden, eski oyunlarından konuşuyorduk ki muhabbet dönüp İstanbul’da oyun seçmenin ne kadar önemli olduğuna, bir girişimcilik tadında çok uğraşılmadan sahneye çıkan çok fazla oyun olduğuna, zaten zamanında da ülkenin geri kalanından çok ayrı bir yaklaşımla seyirci çekiyor diye dansözlerin tiyatro sahnelerinde yer bulduğuna, sektörün daha ticari olduğuna geldi. Sonra içeri girdik ve İstanbul’dan gelen bir dansözü izledik. Şimdi madde madde yazıyorum: Metin bir dansözün zaman içerisinde nasıl avuç içlerini göstermeye zorlandığını anlatıyor. Çok iyi yazılmış (genel ritminin dışında söylüyorum). Yardımcı hikayeleri çok tutarlı ve ilgi çekici. Boşlukta kalmıyorsunuz. Genel bakışta da ciddi entrik unsurlar yok ve oyun başladığı anda ne anlatılacağını biliyorsunuz, en nihayetinde klişe bir akış, ama tatmin edici küçük hikayelerle oyunun içinde yer ediniyorsunuz. Oyunculuk gerçekten çok iyi. Alışık olduğumuz Mekan Sahne karakterle...

Dondurma

Hayatınız bazen bayır aşağı akar gider. Ne güzel dersiniz, boşa atarsınız, eforsuz ve kaygısızca işleyişleri gözünüzle takip edersiniz. Zamanında oluşturduğunuz temeller yolunu bulmuş gibi görünür. Artık size gerek kalmadan da bir şeylerin hallolabildiğini düşünürsünüz, rahatlarsınız. Etrafınızdan olan biten geçip gitmeye devam eder. Sonra giderek hızlanırsınız. Hayat heyecanlı olmaya başlar. Hep uğraştım, biraz da hızlı yaşamın tadına bakayım dersiniz. Yokuş giderek dikleşir, siz de giderek daha çok heyecanlanırsınız. Sonra bir noktada yol o kadar dikleşir ki, ayaklarınızın zeminden ayrıldığını fark edersiniz. Ne güzel dersiniz. Uçtuğunuzu sanırsınız, fakat çakılmaktasınızdır. Zamanında temellendirdiğiniz şeyler artık gerçekten size ihtiyaç duymamaktadır. Onlar için bir yük haline gelirsiniz. Bir anda zihninizde tüm olan bitenleri hızlıca gözden geçirip bir sebep bulmaya çalışırsınız. Suçlamalarınız artar. Nereye çarpacağınızı bilemezsiniz. Kanatlarınızın aslında sizi kamikazeye ç...

Gitmeyin Rusya Müzik Birliği Solist Üçlüsü Flüt, Çello, Piyano ve Ötücü Kuşlar (ÇSM 4.11.19)

Bugün için bir de saatlerce plan yapmaya çalıştık. Ya saatler uymadı ya yer kalmamış. Sonra bu arayışta Ece’nin bir zamanlar bilmem ne etkinliğine bilet aldım gibi bir lafı geldi aklıma. O neydi ne zamanaydı bir söyle de takvime ekleyeyim unutmuşum onu dedim. Aksi gibi bugüneymiş. Meğer zaten bir etkinliğimiz varmış. Rabbiş nasıl kafaya taktıysa bizi artık, özenle hazırlamış olay örgümüzü. Kaçarımız olmasın, o işkenceyi mutlaka çekelim istemiş. Bir de sevindik var ya oh ne güzel etkinlik var falan diye. Binadan içeri girip Ece’yi görene kadar neye geldiğimizden pek haberdar değildim. Flüt, çello ve piyanoya eşlik eden bir de ötücü kuşlar adında vokal grubu var diye düşünmüştüm. Değilmiş. Meğer gerçekten ötücü kuşlar baya kuşmuşlar. Ece allahasen ‘cibili cibili şak şak’ dinlemeye mi getirdin bizi dedim. Yok ama eğitimlilermiş, değişik bir deneyim olabilir dedi. Gel allahasen boş ver şu karşıda bir çay kahve içelim diyecektim tam ki kapılar açıldı sıraya girdik. Kitlenin içinde sır...

Yemeyin Bilkent Fameo

Zaten menü istedik kitap geldi. Menü derinliğinin menü kuyusu olduğu yerden korkacaksın. Belli yani her şeyi yapacağım diye hiçbir şeyi yapamayan bir yer. Bir yarım saat debelendikten sonra garsona tatlılar için sayfa kaçı açmam lazım dedim. San sebastian ve iki çay söyledik. Peynirli ekmek ve ıslak bergamot geldi. Görüntüsünden taş gibi olduğu belliydi. Garson masaya bıraktığı anda telaşlanıp, biz sufle söylemiştik ama san sebastian geldi, dedim bir hışım. Belki anında şu çirkinden kurtulabiliriz diye düşünmüştüm, ama yemedi. Yoo san sebastian söylemiştiniz dedi, gitti. Nasıl bir müessese ya bu. Sufle söylemişsem sufle söylemişimdir arkadaş. Bir 10 dakika kadar san sebastianımıza baktık. Üzerinde üçüncü derece yanıklarıyla can çekişiyordu. Sonra çaylar geldi. Şu yukarıda gördüğünüz iğrenç bardaklarla.. Sizi sıcak bardaktan uzak tutsun diye tasarlanmıyor mu bu kulplar. Kaçarı yok orta parmağınızın dışı cama yapışıyor bardakta. Elin üzerindeki deri de çok ince. Avuçlayarak tutsanız ç...

MP3 Player

Başlamadan önce şunlara bir bakabilirsiniz. George Dalaras - Latin albümü ( şuradan ). Çok küçükken ailelerimizin tanıştığı bir bebeklik arkadaşımın evinde rastgele çalarken denk gelmiştim ilk defa. Zamanında babası annesine hediye olarak almış bu albümü. O zamanlardan beri çok severim. Yanni - Love is All - Taj Mahal konseri ( şuradan ). Bu konser çok iyi. Birkaç ünlü konserden biri aklımdaki. Chris de Burgh – Traveller ( şuradan ). Bir zamanlar, ben çocukken, kablolu tv'de cnn ve bbc international tuhaf bir şekilde izleniyordu. Hiç anlamadığım dillerde yeniden yaratılan bahçeleri veya yemeklere kalkan domates ve biberleri saatlerce izlerdim. İşte o kanallardan birinde denk gelmiştim bu parçaya. İşte başlıyoruz. Allah belanı versin Chris de Burgh. Paran mı bitti abi? Stüdyo saatin mi doldu? Kaydedecek bant mı kalmadı? Ne kesiyorsun adamları, bırak takılsınlar işte. Zaten sen değil, asıl onlar. Sende bir cacık yok. Sen la minör şarkıcısısın. Tek avantajın herke...

Metro Hikayeleri

Bu yazı son İstanbul seyahatimde, toplu taşımada çürüttüğüm saatlerimde çıkan ve instagram sayfamda daha önceden yayınladığım kısa hikayelerin derlemesidir. 1 Uzun zamandır kendimi bir konuda bu kadar başarılı hissettiğim olmamıştı. Kırılmış ve kalkmış, her an her yere takılma potansiyeli olan tırnak kenarımı yiyerek mükemmel bir düzlüğe kavuşturmuştum. 500T hattı kurtulmama asla imkan tanımadan yarattığı bolca işlevsiz zamanla tırnağım üzerinde özenle çalışmama olanak tanıdı. Adeta aynisinin kısası gibi oldu tırnağım. Diğer elimin baş parmağını son bir kez kırık tırnağımın üzerinden geçirerek fazlalık bir yer var mi diye kontrol ettim. Pürüzsüzdü. Tırnak makası olsa anca bu kadar olur diye geçirdim içimden. Hayattaki başarılarım listesine girer bu dedim. Sonra peşi sıra gelen bir dizi ani frenin ardından bileğimden elime, oradan da kırık tırnağımın olduğu parmağıma uzanan bir gerginlik hissettim. Takip ettiğim gerginliğin ucunda sentetik tişörtümden çıkmış bir ip vardı. Mükemm...

Kaza

Jonathan Schipper’ın arabasındaydık. Direksiyonda o vardı. Çarptığımızın farkındaydı ama gaza basmaya devam ediyordu. Zaten uzun zamandır ilişkimiz Daero Fo asaletindeydi. İnsanlara biçimsel mükemmeliyetler versek de iç dinamiklerimizi çözemiyorduk. Nihayet zamanı gelmişti. Yapılabilecek en yavaş kazayı yapmaya başladık. Yüzleşmenin her anını tane tane ve sindirerek istiyordu. Bu sefer çarpıyoruz dediğimde görmemişim yerine farkındayım demişti. Talebine itirazım olmadı. Tüm yıkımı sonuna kadar görmek istiyordum. İnmedim. İnmedik. Bu enkazı sakince oluşturacaktık. Gitme, dedim. Konumuz bu değil, dedi. Olsun, sen yine de gitme, dedim. Gitmeyeceğimi biliyorsun, dedi. Varlığını kavgalarda karşı tarafın verdiği cevap üzerinden tanımayan biri değildim. Ama o öyleydi. Sessiz kaldığım her an kendisini daha fazla oluşturamadı, sonra giderek yükseldi. Bir kaçıngan bağlanmanın yıkılışını seyrediyordum ve gerçekten çok gürültülü oluyordu. Normalde gözlerini uzaklara odakladığı küçük esler verird...