Ana içeriğe atla

Kayıtlar

2017 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Düğün

En yakın iki arkadaşımın düğünündeyim. Havai fişekler atılmaya başladı. Herkes mutlu. Bense havai fişeklere bakıp ‘Eşkıya’ diye fısıldıyorum. Bizim jenerasyonun filmlerle kirlenen mutlulukları bir yana sevimsiz bir ikisini de kaybediyorum hissi var içimde. Düğünleri sevemiyorum. Düğünlerdeki pozisyonum kolayla fantanın karıştırıldığı çocuk kokteyl masalarından öteye geçmemeliydi. Ne zaman ki ben de takı törenlerine dahil olmaya başladım, içime ayrılıklar çökmeye başladı. Zamanla her küçük altında biraz daha yalnızlaştım. Birazdan da hayatımdaki son iki kıymeti birer kırmızı kurdele eşliğinde lacivert bir ceket yakasına tutturup uğurlayacağım. Sade kır düğünü üçüncü saatine giriyor. Topuklu ayakkabılara izin vermeyen seçici geçirgen çim zemin sayesinde ortada dolanan kalabalık pek yok, insanlar genelde masalarında. İçkili bir düğün planlanmış. Belli ki evli çiftimiz sülalelerine alkolle kontrolü kaybetmeyecekleri konusunda güveniyor. Umarız ki geceyi masanın üzerinde kafasında ...

Görünmezlik

İlk defa görünmez olduğumda yedi yaşındaydım. Yaşadığımız yerde yeni yeni popüler olmaya başlamış AVM kültürüne sadece hava limanlarında gördüğümüz fotoselli musluklar adapte edilmeye çalışılıyordu. Arada bozulan fotoseller keyif kaçırsa da musluklarla gelen hijyen farkındalığı çıkarken kapıyı elini kuruladığı peçeteyle açan bireyler oluşturmaya başlamıştı bile. Pelin ve ailelerimizle filme gelmiştik. O zamanlar hala daha filme geç girmek ayıp kabul ediliyordu ve evden çıkmadan yapmayı unuttuğum çişim şimdi babamda telaşa sebebiyet vermişti. Alelacele tuvalete girdim. Normalde hiç yapmadığım şekilde çıkarken elimi yıkayası oldum. Musluğa yanaştım, elimi uzattım. Akan giden yok. Diğerine geçtim. Aynı. Sonra tam diğerini denerken abinin biri hiç tınmadan çarptı geçti. Fotoseller ve abiler beni görmüyordu. Acaba dedim. Zaten daha bir hafta öncesi belki spiderman olurum diye kolumda örümcek yürütmüştüm. Görünmez olduğuma inanmamak için hiçbir sebebim yoktu. Yanımdaki amcaya beni göre...

Mikrodalga

Bulamadım lanet arabayı. Şu avm kapalı otoparklarını bir çözemiyorum zaten. Üstelik bu sefer arabanın P3’te olduğunu da biliyorum. Ama otopark nasıl oluyorsa K’de bitiyor. Acaba yanlış mı hatırlıyorum diye seri anahtar basışlarıyla yanan dörtlü avına çıktım. Kucağımda yeni aldığım kocaman mikrodalga fırın, kan ter içinde bir sağa bir sola yürüyorum. Yok, çıkmıyor. Götürmüşler arabayı. Sonra Uğur’u aramak geldi aklıma. Avm’ye birlikte gelmiştik, o erken ayrıldı. Kaybolma ve kaybetme hikayelerimi de bildiğinden ‘abi bak unutma P3’ diye o soktu kafama, zaten yoksa imkansız. Otoparkta çekmiyor tabi telefon. Çıktım yukarı, Uğur açmadı, indim otoparka biraz daha aradım, Uğur mesaj attı, çıktım yukarı Uğur’un şarjı bitti, indim aşağıya biraz daha aradım, Uğur Deniz’den mesaj attı, çıktım yukarı ve nihayet konuştuk. Tüm bu git-gellerde mikrodalga fırın da benimleydi. Yamuldum. Sanırım belime küçük bir de fıtık ekledim. Ağrıdan zar zor yürür hale geldim, ama arabanın arkasındaki gizem beni iç...

Köpekçik

Önce ağlayanın haklı kabul edileceği sahte tartışmalardan biri olmalıydı. Fakat konuşmadım. “dedin” ve “yaptın” fiillerinin ilgili tümleçlerini çalışılmış bir ezberle soluksuz sıralıyordu. Biçimde güzel, anlamda boş lorem ipsumlar dökülüyordu ağzından, dinleyemedim. Sonra ağladı. Haklıydı. O günden sonraki bütün ölümlerin mutsuz ölüm olacağına inanmamı bekler bir ifadeyle ”mahvettin” dedi. Reddetmedim. Ayrılıklar hep artçı küçük kötü olaylarıyla gelir. Bu sefer de farklı olmadı. Duştan çıktım. Hep yaptığım gibi yine Sıla’yı aramalıydım. Yenilgilerimin ne kadar basit olduğunu yüzüme vura vura beni ağlatabilen tek kişiydi kendisi. Fakat ben duşta fayanslara boş bakışlar atarken akıp giden su da parmaklarımı buruşturmakla meşgulmüş. Buruş buruş olmuş parmak izimi telefonum tanıyamıyordu şimdi. Küçük bir ötekileştirilme daha yaşıyordum. Sıla’yı arayamadım, ama bekleyemezdim, bir an önce o evden kurtulmam lazımdı, hemen giyinip çıktım. Kurutma telinden yeni alındım diye bağıran kar...

Düş Fırçası

İnsanlar ve diş macunları aynı şekilde taşınır. Asıl olan diş macunudur. Ama önce tüpe koyulur, etrafına bir karton geçirilir. Sonra bütün bu kartonlu diş macunları alınır kocaman bir koliye dizilir. Bunlar marketlere taşınır, oralarda açılır ve raflara yerleştirilir. Evde diş macunun kendisine ulaşmak, onu işlevsel kılmak için ise kartonunu çıkarmak ve tüpü sıkmak zorundasınızdır. Asıl olan aynı zamanda insandır. Ama önce edep sonra soğuk için giyinir insan. Sonra bu giyinmiş paketli bedenler kocaman otobüslerle yan yana taşınırlar. Vardıkları yerlerde ise sevişmek için geri soyunmaları gerekmektedir. Esteban Diacono akışkanlığında vücutlar dolanmalıydı etrafta, ama bir noktada medeniyet yanlış gelişti. Bilginin bağımsız bireyleri cehaletin yığınlarına yenik düştü. Artık ayakların çöp yığınlarının kaidesi olmanın ötesinde vasfının kalmadığı bir dünyamız var. Yetmezmiş gibi bir de şarap lekelerini temizlememizi öneriyor reklamlar, çikolatanın kilo yaptığını söylüyor diyetisyenle...

Tatlış

Evime belli bir saatten sonra giremiyorum. Ev kapısının kitli olmadığı her an soyulacağımızı düşünen bir ev arkadaşım var. Sabah işe çıkmadan önce paketlenmesi uzun sürdüğünden yatış saati de takribi olarak dokuz ve gece boyu asla uyanmaz, yataktan kalkmaz, hiçbir dış uyarana cevap vermez, gözü dahi seğirmez. Uyumuyor, her akşam ölüp her sabah tekrar diriliyor. Küçükken birkaç kere annesinin feryat figanları eşliğinde ambulans doktorlarının ex değil açıklamasına gözünü açmışlığı bile varmış. Bu yüzden o yattıktan sonra kapıdaki anahtarı içeriden çevirecek kimse bulunmuyor evde, keza kendisi ölerek kimseliğini kaybediyor ve dışarda kalıyorsunuz. Her ne kadar kapıda kaldığım zamanlarda çocukça tripleşmelere girsek de Meltem’le arkadaşlığımız hasar alamacayacak kadar eski. ‘İş makinesi seyrederken tanışmak’ başlığı altına yazabilecek hepi topu on, on beş kişiden ikisi biziz. Birlikte fasulye, pirinç ayıklamak gibi tekrara dayalı ve zihni beraberindeki sohbetten alıkoyacak hiçbir dü...

Tur

İki gün önce kafenin birinde otururken laf döndü dolaştı bisiklete geldi. Herkesin de maşallah bisiklet geçmişi kahramanlıklarla dolu. Herkes akrobat, herkes tükenmez yorulmaz birer yarışçı. Ama tabi çocukken. Hele Alper diye bir arkadaş var sanırsınız modern bisiklet onunla başlamış. Anlattığı hikayelere kendi şaşırır hale geldi bir noktadan sonra. Alper hep böyledir zaten. Zaman zaman o olmasa hiç eğlenemeyeceğimizi bile düşünürüz. Neyse laf o kadar bisiklette dönünce bir yerde ‘hadi bisiklet turu yapalım’a bağlandık. Herkes heveslendi bir anda, nereye sürelim, ne zaman sürelimler dolanmaya başladı masada. Ama Alper tam bir heves baltası olarak karakterini koydu ortaya sağ olsun. Herkes o kadar gaza gelmişken “yeeaaa bırakın allasen nereye sürüyoz” girişiyle yine allak bullak etti bizi. Allak bullak etti, çünkü sonuna kadar haklıydı. En fazla ‘you can do it’ mesajındaki Amerikan filmlerini birer bira eşliğinde izlerken kanepede sızabiliyoruz. Becerilerimiz yıllarca bunun önüne geç...

Çöp

Keşke ağaçlar sıcakkanlı olsaydı, o zaman kışın da ormanlarda sevişebilirdik diye düşünürken apartmanımızın altına bütün sevimsiz söylemlerin bağırıla çağırıla tükenmek bilmez tekrarlarla savurulduğu bir kıraathane açıldı. Berberian Sound Studio’daki perde konumlandırmasından bahsettiğimiz sırada kapı önünden ayakkabılarım çalındı. Edward Hopper’in tuvalinin Roy Andersson’un gümüş perdesine ne kadar benzediğini düşünürken otopark mafyası kavgası izlemekteydim. Saman yerine çilekle beslenen ineklerden milkshakeler sağıldığı bir dünya isterken çok kullanılmış vileda suyuna batırılıp çıkarılıyordum. Vapura bindim. Geç kalacağım çoktan belli. Yine de geç kalmakla kalmamak arasındaki farkın takip eden aylardaki işsizlik oranlarına etki edebileceği bu kritik toplantı için standartların üzerinde bir rahatlığa sahibim. Vapurun içi hınca hınç dolu, ayakta durmaya bile yer yok. Sadece şu ayaktakilerle Marc Andre Robinson ve Doris Salcedo’nun tüm sandalyelerini kapatabilirsiniz. Dışarı çık...