Ana içeriğe atla

Kayıtlar

2019 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Dansöz

Girmeden önce Sıla’yla Mekan Sahne’nin İstanbul’a gidişinden, eski oyunlarından konuşuyorduk ki muhabbet dönüp İstanbul’da oyun seçmenin ne kadar önemli olduğuna, bir girişimcilik tadında çok uğraşılmadan sahneye çıkan çok fazla oyun olduğuna, zaten zamanında da ülkenin geri kalanından çok ayrı bir yaklaşımla seyirci çekiyor diye dansözlerin tiyatro sahnelerinde yer bulduğuna, sektörün daha ticari olduğuna geldi. Sonra içeri girdik ve İstanbul’dan gelen bir dansözü izledik. Şimdi madde madde yazıyorum: Metin bir dansözün zaman içerisinde nasıl avuç içlerini göstermeye zorlandığını anlatıyor. Çok iyi yazılmış (genel ritminin dışında söylüyorum). Yardımcı hikayeleri çok tutarlı ve ilgi çekici. Boşlukta kalmıyorsunuz. Genel bakışta da ciddi entrik unsurlar yok ve oyun başladığı anda ne anlatılacağını biliyorsunuz, en nihayetinde klişe bir akış, ama tatmin edici küçük hikayelerle oyunun içinde yer ediniyorsunuz. Oyunculuk gerçekten çok iyi. Alışık olduğumuz Mekan Sahne karakterle...

Dondurma

Hayatınız bazen bayır aşağı akar gider. Ne güzel dersiniz, boşa atarsınız, eforsuz ve kaygısızca işleyişleri gözünüzle takip edersiniz. Zamanında oluşturduğunuz temeller yolunu bulmuş gibi görünür. Artık size gerek kalmadan da bir şeylerin hallolabildiğini düşünürsünüz, rahatlarsınız. Etrafınızdan olan biten geçip gitmeye devam eder. Sonra giderek hızlanırsınız. Hayat heyecanlı olmaya başlar. Hep uğraştım, biraz da hızlı yaşamın tadına bakayım dersiniz. Yokuş giderek dikleşir, siz de giderek daha çok heyecanlanırsınız. Sonra bir noktada yol o kadar dikleşir ki, ayaklarınızın zeminden ayrıldığını fark edersiniz. Ne güzel dersiniz. Uçtuğunuzu sanırsınız, fakat çakılmaktasınızdır. Zamanında temellendirdiğiniz şeyler artık gerçekten size ihtiyaç duymamaktadır. Onlar için bir yük haline gelirsiniz. Bir anda zihninizde tüm olan bitenleri hızlıca gözden geçirip bir sebep bulmaya çalışırsınız. Suçlamalarınız artar. Nereye çarpacağınızı bilemezsiniz. Kanatlarınızın aslında sizi kamikazeye ç...

Gitmeyin Rusya Müzik Birliği Solist Üçlüsü Flüt, Çello, Piyano ve Ötücü Kuşlar (ÇSM 4.11.19)

Bugün için bir de saatlerce plan yapmaya çalıştık. Ya saatler uymadı ya yer kalmamış. Sonra bu arayışta Ece’nin bir zamanlar bilmem ne etkinliğine bilet aldım gibi bir lafı geldi aklıma. O neydi ne zamanaydı bir söyle de takvime ekleyeyim unutmuşum onu dedim. Aksi gibi bugüneymiş. Meğer zaten bir etkinliğimiz varmış. Rabbiş nasıl kafaya taktıysa bizi artık, özenle hazırlamış olay örgümüzü. Kaçarımız olmasın, o işkenceyi mutlaka çekelim istemiş. Bir de sevindik var ya oh ne güzel etkinlik var falan diye. Binadan içeri girip Ece’yi görene kadar neye geldiğimizden pek haberdar değildim. Flüt, çello ve piyanoya eşlik eden bir de ötücü kuşlar adında vokal grubu var diye düşünmüştüm. Değilmiş. Meğer gerçekten ötücü kuşlar baya kuşmuşlar. Ece allahasen ‘cibili cibili şak şak’ dinlemeye mi getirdin bizi dedim. Yok ama eğitimlilermiş, değişik bir deneyim olabilir dedi. Gel allahasen boş ver şu karşıda bir çay kahve içelim diyecektim tam ki kapılar açıldı sıraya girdik. Kitlenin içinde sır...

Yemeyin Bilkent Fameo

Zaten menü istedik kitap geldi. Menü derinliğinin menü kuyusu olduğu yerden korkacaksın. Belli yani her şeyi yapacağım diye hiçbir şeyi yapamayan bir yer. Bir yarım saat debelendikten sonra garsona tatlılar için sayfa kaçı açmam lazım dedim. San sebastian ve iki çay söyledik. Peynirli ekmek ve ıslak bergamot geldi. Görüntüsünden taş gibi olduğu belliydi. Garson masaya bıraktığı anda telaşlanıp, biz sufle söylemiştik ama san sebastian geldi, dedim bir hışım. Belki anında şu çirkinden kurtulabiliriz diye düşünmüştüm, ama yemedi. Yoo san sebastian söylemiştiniz dedi, gitti. Nasıl bir müessese ya bu. Sufle söylemişsem sufle söylemişimdir arkadaş. Bir 10 dakika kadar san sebastianımıza baktık. Üzerinde üçüncü derece yanıklarıyla can çekişiyordu. Sonra çaylar geldi. Şu yukarıda gördüğünüz iğrenç bardaklarla.. Sizi sıcak bardaktan uzak tutsun diye tasarlanmıyor mu bu kulplar. Kaçarı yok orta parmağınızın dışı cama yapışıyor bardakta. Elin üzerindeki deri de çok ince. Avuçlayarak tutsanız ç...

MP3 Player

Başlamadan önce şunlara bir bakabilirsiniz. George Dalaras - Latin albümü ( şuradan ). Çok küçükken ailelerimizin tanıştığı bir bebeklik arkadaşımın evinde rastgele çalarken denk gelmiştim ilk defa. Zamanında babası annesine hediye olarak almış bu albümü. O zamanlardan beri çok severim. Yanni - Love is All - Taj Mahal konseri ( şuradan ). Bu konser çok iyi. Birkaç ünlü konserden biri aklımdaki. Chris de Burgh – Traveller ( şuradan ). Bir zamanlar, ben çocukken, kablolu tv'de cnn ve bbc international tuhaf bir şekilde izleniyordu. Hiç anlamadığım dillerde yeniden yaratılan bahçeleri veya yemeklere kalkan domates ve biberleri saatlerce izlerdim. İşte o kanallardan birinde denk gelmiştim bu parçaya. İşte başlıyoruz. Allah belanı versin Chris de Burgh. Paran mı bitti abi? Stüdyo saatin mi doldu? Kaydedecek bant mı kalmadı? Ne kesiyorsun adamları, bırak takılsınlar işte. Zaten sen değil, asıl onlar. Sende bir cacık yok. Sen la minör şarkıcısısın. Tek avantajın herke...

Metro Hikayeleri

Bu yazı son İstanbul seyahatimde, toplu taşımada çürüttüğüm saatlerimde çıkan ve instagram sayfamda daha önceden yayınladığım kısa hikayelerin derlemesidir. 1 Uzun zamandır kendimi bir konuda bu kadar başarılı hissettiğim olmamıştı. Kırılmış ve kalkmış, her an her yere takılma potansiyeli olan tırnak kenarımı yiyerek mükemmel bir düzlüğe kavuşturmuştum. 500T hattı kurtulmama asla imkan tanımadan yarattığı bolca işlevsiz zamanla tırnağım üzerinde özenle çalışmama olanak tanıdı. Adeta aynisinin kısası gibi oldu tırnağım. Diğer elimin baş parmağını son bir kez kırık tırnağımın üzerinden geçirerek fazlalık bir yer var mi diye kontrol ettim. Pürüzsüzdü. Tırnak makası olsa anca bu kadar olur diye geçirdim içimden. Hayattaki başarılarım listesine girer bu dedim. Sonra peşi sıra gelen bir dizi ani frenin ardından bileğimden elime, oradan da kırık tırnağımın olduğu parmağıma uzanan bir gerginlik hissettim. Takip ettiğim gerginliğin ucunda sentetik tişörtümden çıkmış bir ip vardı. Mükemm...

Kaza

Jonathan Schipper’ın arabasındaydık. Direksiyonda o vardı. Çarptığımızın farkındaydı ama gaza basmaya devam ediyordu. Zaten uzun zamandır ilişkimiz Daero Fo asaletindeydi. İnsanlara biçimsel mükemmeliyetler versek de iç dinamiklerimizi çözemiyorduk. Nihayet zamanı gelmişti. Yapılabilecek en yavaş kazayı yapmaya başladık. Yüzleşmenin her anını tane tane ve sindirerek istiyordu. Bu sefer çarpıyoruz dediğimde görmemişim yerine farkındayım demişti. Talebine itirazım olmadı. Tüm yıkımı sonuna kadar görmek istiyordum. İnmedim. İnmedik. Bu enkazı sakince oluşturacaktık. Gitme, dedim. Konumuz bu değil, dedi. Olsun, sen yine de gitme, dedim. Gitmeyeceğimi biliyorsun, dedi. Varlığını kavgalarda karşı tarafın verdiği cevap üzerinden tanımayan biri değildim. Ama o öyleydi. Sessiz kaldığım her an kendisini daha fazla oluşturamadı, sonra giderek yükseldi. Bir kaçıngan bağlanmanın yıkılışını seyrediyordum ve gerçekten çok gürültülü oluyordu. Normalde gözlerini uzaklara odakladığı küçük esler verird...

Su Kaplumbağaları Nasıl Güler?

Annem evcil hayvanlardan çok korkar. Daha doğrusu türcülük çerçevesinde evcil hayvan olarak genel kanıda yer etmiş kedi, köpekten çok korkar. Bir canlı T anında nerede ise bu andan ΔT kadar sonra da hemen hemen aynı yerde olmalı. Ani ve düzensiz hareket potansiyeli varsa annem için o hayvan büyük bir tehlike. Tehlike anında ani ve düzensiz hareketlerle çığlık çığlığa ne yapacağını bilemeyen annem de bizim için büyük bir tehlike. Bir tek balıklara tamam annem. O da zaten evcil hayvan demeye bin şahit. Bir lepistese yabani demek ne demek, evcil demek ne demek? Ne sevebiliyorsun ne de gezdirebiliyorsun. Gerçi küçük kardeşimin komşu ziyaretlerinde seveceğim diye elini akvaryumlara daldırmışlığı çok var ama... Annemin bu durumunu bilen ve kardeşime aşılanamadığını düşündüğü hayvan sevgisi konusunda endişelenen ‘hayvan sever’ aktivist bir aile dostumuz geçenlerde elinde bir su kaplumbağası bahçesiyle geldi. Kardeşimin bir hediyeye hiç bu kadar sevinmediğini görmemiştim. Çocukcağı...

Kerata

Evimde kerata yok. Ama ayakkabılarım da aksi gibi bir o kadar zorlu. Uzun süre işaret parmaklarımın birinci boğumlarının üstü çorap sürtmesinden kıpkırmızı gezdim. Her sabah lanet ediyorum, ama ayakkabıyı giydiğiniz anda artık her şey bitmiş oluyor ya, gün içinde gidip kerata almak aklımın ucundan geçmiyor. Yine lanet ettiğim onlarca günün birinde, tam ayakkabımın sağ tekini yeni giymişken, anahtarı içeride mi unuttum diye kontrol etmek için hafifçe doğruldum ve yan komşumun daire kapılarımızın arasında duran posta kutusunun üzerine bir kerata bıraktığını fark ettim. Keratayla göz göze geldiğimiz minik bir duraksama, küçük bir tereddütten sonra yavaşça uzanıp aldım. Nasıl değişik bir his anlatamam. Halihazırda giydiğim sağ ayağımı bile çözüp çıkardım. Keratayla ikisini birlikte tekrar giydim. İşte tasarım. Sonra aylarca böyle gitti. Parmaklarım eski sağlığına geri kavuştu. Her sabah o keratayı kullanıp yerine geri koydum. Yetmez gibi akşam gelen arkadaşlara keratayı peşkeş çektim, on...

Traktör

Eskiden bisiklet kullanıyordum. Baya uzun mesafeleri kat ettiğimiz zamanlar oluyordu. Sabah örneğin Ankara’dan çıkıp akşama doğru Konya’ya varmış oluyorduk. Ama sonra motosiklet aldım. Bir büyüğü gelince bisiklet bir anda yalan oldu. Hem motorla Konya’ya öğlen olmadan da varabiliyordunuz. Amacım her an Konya’ya varmakmış gibi durdu böyle de ama… Sonra uzun süre motor kullandım. Turculuk yaptık, sağı solu gezdik. Ama bir noktada bu sefer de araba aldım. Tabi sonra da motor yalan oldu. Konya’ya da daha hızlı varmaya başladığımı söylememe gerek yok sanırım. Her yere arabayla gitmeye başladım. Ulaşım aracı büyüdükçe bir küçüğü her türlü yalan oluyor. Bir de malum Konya konusu var. Bu arada Konyalı falan da değilim. Nereden çıktıysa zaten bu Konya. Neyse sonra aradan zaman geçti. Babam çiftçi benim. Geçen hafta traktör almış. Dedim acaba bu sefer de araba mı yalan oluyor. Denemek için bir şehir merkezine de indim traktörle. Sonra da babamdan azar yedim. Traktör biraz çok yakıyormuş. Mazot...

Lokma

Tüm suçlamaları kabul etti. Olması gerekenden çok daha açık ve çok daha fazla ben haksızımlar döküldü ağzından. Şimdiye kadar tüm tartışmalarımızda sen haksızsını açıklamaya çalışmışken birbirimize şimdi her şeyi kabul ettiğinde sen haklısına inandırmak istiyordum onu. Bitiyordu. Ucuzluğundan çekinip net bir şekilde söyleyemediği sorun sende değil bende vardı düşünce akışında. Belirgin ifadeler yerine uçları orantısızca törpülenmiş açıklamalarla beni de anlaşmaya mutabık kılma çabasındaydı. Haydi sen de sorun çıkarma artık diyordu. Sessizce bekledim. Ayrılık konuşmalarında yetkin kimseyi görmemiştim. O da değildi. Doğal sonucuymuş gibi ilerlemeye çalışıyordu fakat oyunculukta yetersizdi. Sonunda söyleyene kadar aslında böyle bir şeyin hiç olmadığına inanmamı bekliyordu. Nihayetinde bezi kaldıracak ve çıkan tavşana şaşırmamı bekleyecekti. Ama hissediyordum, ayrılıyorduk, geliyordu. Nihayet ayrılalım dedi. Sen haklısınlar bir anda somut ben artık yıldımlara dönüştü. Aslında hiçbir suçl...