Ana içeriğe atla

Kayıtlar

2015 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Kola

Hayatta bazı gerçekler var. Mahalle maçı gibi mesela. Ya da mahalle maçında kazanılan kola gibi mesela. Hatta mahalle maçında kazanılan kolayla hastanelik olmak gibi mesela. Geğirmek çok güzel bir şey. Hele ki mahalle maçında kazanılan kolayla geğirmek apayrı bir duygu. Ama serum kötü. Serum sevimsiz. O yüzden çok geğirmemek gerek. Çünkü çok geğirmek demek serum demek. Sonra bir de bir süre kola yasak demek. O da bir sonraki galibiyet kolasından vaz geçmek demek. Kazandın mı içeceğin kolayı düşünüp motive olamamak demek. E kötü oynamak, haliyle kadrodan düşmek demek. Futbolu bıraktıysam işte bu yüzden oldu. Bir mahalle maçı sonrası içilen kolayla hastanelik olup kariyerimi bitirdim. Benim sporcu sakatlığım da buymuş. Aldım verdimde alınan ilk insan rütbemden önce yavaş yavaş sonunculuğa düştüm. Sonra sistemin en sona bırakılan, karşı tarafa iteklenmeye çalışılan, kadro dolsun diye bulundurulan ve genelde pas atılmayan insanı oldum. Derken bir daha hiç alınmadım kadroya. Gittikçe k...

Hobi

1 hafta hobi aradım kendime. İşsizliğim artık hat safhada. Fakat ne denediysem sevmedim. Çoğu zaman da sinirlendim. İnsan çok işsiz olunca beceremediğinde bok atması kolay oluyor. Nasıl olsa vaktim var, bir diğerine de bakayım yaklaşımı ‘sen git diğeri gelsin’ gibi pis bir noktada ayrılıklar yaşatıyor çoğuyla. Şu an birçok hobiyle aram bozuk durumda haliyle. Yüz yüze bakamaz olduk. Futbol, basketbol gibi şeyleri bir kere direk geçtim zaten. Çok mainstream. Hiç havalı değil. Hayır bir de herkes herşeyini biliyor bunların. Yükselmek imkansız bu branşlarda. Kendimi kısa sürede belli edebileceğim şeyler bulmalıyım. ‘Bak bunları bunları biliyorum ben’ demeye kalmadan, daha ‘bununla ilgileniyorum’ dedim mi ilgi uyandırabilecek bir şey lazım bana. Çevremde de hep düz insanlar. Aman allahım görseniz. Akıl veren, elimden tutan yok. ‘E abi maç seyret’le ‘Aman çok sıkılıyorsan seni de altın günlerimize yazalım, kah kah kah’lar arasında gidip geliyorum. Bir kişi de çıkıp demiyor ki gel se...

Maç

Köftecide oturuyoruz. Değişik bir yer. Beyaz üzerine yatay ve düşey kırmızı şeritleri olan, üzerinde italyan makarnaları dışında bir şeyin yenemeyeceğini düşündüren yemek masası örtülerinin üzerine lavaş açmış durumdayız. Hemen solumuzda ‘Halka yol gesteren özgürlük’ tablosunun ilmek ilmek üzerine işlendiği bir halı, asılı olduğu duvarda şark köşesi esintileri yaratıyor. Kafalar biraz karışık belli ki. Yemek beklerken futboldan sohbet açıyor bizimkiler. Hiç sevmem. Bir de tutturmuşlar akşam maça gidelim diye. Hayır maç da maç olsa. Bilmemne spor ve bilmemne gücü maçı. Yerel butik takımlar... Gelmiş olan çişim için çok güzel bir zamanlama. Sıkıldığım sohbetten bir kaçış oldu, gideyim de işeyim diyorum. Masaya dödüğümde muhabbet ‘hadi maça’ya gelmişti. Kalktık hesabı ödeyip stadyuma doğru yola koyulduk. Bizimkilerde bir heyecan. Yol boyu önce kimi tutacaklarına karar verdiler, sonra o son 1 saatte tutmaya karar verdikleri ve daha adını zor hatırladıkları bilmemne gücünün holiganı ol...

Profil Fotoğrafı

Bak yine kötü çıkmış işte. Bir kere düzgün çıkmıyor, zaten bir tanesi düzgün çıksa profil fotoğrafım olacak. Bıktım yıllardır o mavi fondaki beyaz silüet kafayı kullanmaktan. Gerçi bende de tip yok şimdi nesine güzel çıkmasını bekliyorsam. Ama hani olur ya bi denk gelir bir şey olur, apparatusun eli değer de hani olmadık bir güzellik görünüverir yüzünde, ya lenste toz vardır ya odaklayamamışsındır ne bileyim yani... Ne instagram filtreleri ne de yüz güzelliği çekimleri, hiç bir türlü mü olmaz arkadaş. Bir tek fotoğrafçılar bu tipten elle tutulur bir şey çıkartabiliyor. Görselimi ekrana yatırıp neşteri alıyorlar ele. Şöyle bir boynu uzatalım diyorlar önce, sonra sağ göz kapalı sol gözü ters çevirip onun yerine yapıştıralım diyorlar, omuzlar bir dikleşsin diyorlar, cilt hafif açılsın diyorlar... Diyorlar da diyorlar. Anestezisiz onca operasyondan sonra ancak 24’lük, 36’lık bastırılmaya değecek biri haline gelebiliyorum. Photoshopsuz bir hiçim. Gerçi fotoğrafçıya da şu fazla düz, resmi e...

Pasta

Bu sene doğum günü pastamı basketbol sahalı istedim. Geçen sene futbol sahalıydı. Futbolu sevdiğimden değil, geçen sene aynı pastane basketbol sahalı yapamıyordu. Ondan önceki senelerde zaten tematik hiçbir şey yapamıyordu. Frambuazlı veya muzlu gibi içeriğini adından belli eden klişe isimli düz pastalar vardı bir tek. Geçen sene futbolluya kanaat etmeden önce basketbollusunu sormuştum fakat yine de. Bu sene öğrenmişler bak. Yoksa öyle doğum günü pastalarımda branş branş spor dallarını geziyor değilim yani bir sene futbol, bir sene basketbol... Her daim basketbol. Ama sırf kıllık olsun diye bu sene artık basketbollu pasta yapabilir düzeye erişmiş olmalarına rağmen ‘cirit atmalı pasta yapabiliyor musunuz’ diye bir önden sordum yine. Seneye de onu öğrensinler bakalım. Küçük küçük geliştiriyorum aslında adamları. Cirit atmalıdan sonra da engelli koşu öğretirim. Böyle böyle 24 seneye olimpiyatları tamamlatırım ben bunlara. Pastaneye tematik pasta yapma fikrini de ilk ben vermiştim zat...

Çorap

Akşam arkadaşlarda toplanacağız. Hızlıca hazırlanıp çıkmam lazım. Kıyafetler tamam ama çorap yok. Terlikle gitmek için de hava çok soğuk. Dur bakayım kirlileri bir eşeliyeyim dedim ama kirli sepetinin kapağını açmamla kapamam bir oldu. Gözüm yaşardı resmen. Böyle ekşi bir koku yok. Kireç döküp yakmalık olmuş. Tutup odaları tek tek dolaşmaya başladım. Şöyle televizyon seyrederken koltuğun arasına sıkıştırdığım, yatmadan önce divanın altına fırlattığım, kullanılmış fakat gözden kaçıp sepete gitmekten kurtulmuş bir çift arıyorum. Bulamadım. Sepet mecburi gibi duruyor. Ayak kokmasının yanında aynı anda hem koltuk altı hem çöp hem tuvalet de kokabilen bir çift ayak beni bekliyor anlaşılan. Gözden çıkartabileceğim bir ayakkabı giyeyim bari diye düşünürken aklıma teldeki tek çorap geldi. En son çamaşır yıkadığımda tekini bulamadığım için hiç ilişmemiştim telden almaya. Hala oradaysa diğer tekini de sepetten çıkartırım en azından bir ayağı kurtarırım planları yaptım. Teldeki hala duruyor....

Rock Bar

Aramızdan birinin doğum gününü bahane edip arkadaşlarla şöyle bir çıkalım dedik geçen gün. Ara ara ‘Abi ne işimiz var kaç yaşına geldik’ haykırışları yükselse de, toplamda 7 erkek kendimizi bir rock bar arıyorken bulduk. ‘Eski günlerdeki gibi çok eğleneceğiz’i işaret eden esprileri eksik kahkahalar uçuşuyor havada. Suratlarda sebepsiz tebessümler var. Genç olmaya çalışan ve umut da vadeden bir ekibiz, ne yalan söyleyeyim seviyorum kerataları. Zamanında her hafta yoklama verdiğimiz güzide barımıza gidelim dedik. Nerde kaldıysak ordan devam etsin isterdik, ama bar kapanmış. Şaşkınlık kısa zamanda yerini saçma bir yas sürecine bıraktı. ‘Biz daha ölmedik, hala genciz ve genç olmanın gerektirdiği gibi davranıyoruz’ edalarında, doğum günü pastası için aldığımız mumları kapanmış mekanın girişine iyi dileklerimizle diktik. Yüksek desibelli gülüşlerimizle yas ritüelimizi tamamladıktan sonra, o bizim için çok özel rock barımıza veda ettik. Başka bir rock bar bulmamız bir yarım saatimizi...

Hastalık

Yine hastayım. Geçmek bilmedi bir lanet. Hasta olmak zaten kötü. Yazın hasta olmak hepten kötü. Tamam şimdi okul zamanı falan bazen sınavlara rapor aldırıp hayat kurtardığı da oluyor, ama kaytarabileceğin bir iş, okul, ders yokken çok büyük bir saçmalık. Akıl karı değil yani hiç. Şu güzel havalarda kapandım eve öyle bir köşede hastalığımın geçmesini bekliyorum. Başta boğaz ağrısıydı, sonra öksürük oldu, şimdi nezleye döndü. Bir mikrop var, sırayla bütün vücudumu dolaşıyor belli ki. Mekan beğenemedi kendine. Dursa bir yerde kıstıracağım köşeye ama işte öksürük ilacı kullanmaya başladığımda çoktan nezleye çevirmişti bile. Ben yine de öksürük şurubumu kesmedim, bu gezmeler sırasında tekrar sıra oksürüğe geldiğinde yakalayacağım onu. Yaklaşık iki hafta kadar önce saçma sapan bir ateşle başladı her şey. Ağrı kesici alır hallederim dedim, ama ertesi gününü neredeyse es geçip sonraki güne uyanacaktım. Yataktan kalkamadım resmen. Bana kalsa bu durumda doktora giderim, o da antibiyotik ve...

Sandalye

Gencim tabi o zamanlar. Böyle sandalyeye ters oturma furyasının olduğu dönemler. Hani sandalye kolçaklıysa, ters oturulamıyorsa gençler hiç oturmuyor. Gençler olarak o derece ters oturuyoruz yani. Otobüslerde falan ayakta gidiyoruz hep. Aman nasıl asiyiz, nasıl genciz bir görseniz. Evdeki kolçaklı sandalyelerin kolçaklarını kestiğimi bilirim be ters oturulmuyor bunlara diye. Yeni gencim o zamanlar, 17-18 yaşlarında falanım. Gençlik konusunda tecrübesizlik işte, biraz fazla abartmışım, bilemedim. Bir 24-25 yaşlarında eski genç de çıkıp yapma demedi. Kolçakları olmadı mı sırt kısmı da ayakta durmuyor zaten adam akıllı, orayı da atınca tabure elde ediyorsun. Tabure de ne rahatsız, ne illet bir şey. Yaslanacak yeri yok. Azcık otur oran buran ağrır. Ailede de bir huzursuzluk başgösterdi tabi. Rahat oturamayınca insanlar keyifler kaçıyor, sinirler geriliyor. Bak mesela çaycılara, kahvecilere çevrendeki, tabureli olanlarında insanlar hep bir gergin, hep bir kalkıp gidesi. Psikolojide yer...

İnternet Kafe

Nasıl yani Age of 2 yok. Hayır nasıl yani. Age of 2 internet kafenin kolonudur kirişidir be. Age of 2 siz internet kafe düşünülemez. İnternet kafenin ata sporudur Age of 2. Bu ne biçim kültüre ihanettir. Halılara ilmek ilmek işlenmiş anadolu motifidir, anne eli değmiş ıspanaklı börek gibidir age of empires 2. Yağlı güreş ne ise o da odur. İki günde atalarımızın oyununu oyayamaz olduk. Yavrum bak kaç yıldır gelirim buraya, çocukluğum burda geçti benim. Artık büyüdüğümü 1 saatlik yerine süresiz masa açtırdığımda anladım ben. Burası benim herşeyim. Ben daha şukadarcıkkenden beri burda age of empires 2 oynanırdı. Bir nevi kültür mirası bu. Senden önce neler gördük biz. Kimbilir kaç kafeye bakan genç değişti burda. Sen ne ilksin ne sonsun. Yarın sen de gideceksin. Gittiğinde vicdanın geceleri nasıl uyutacak seni. Nasıl silersin Age of 2’yi. Bu vebalin altına nasıl girersin. Tüketici haklarını aradım. Bir afalladılar. Dedim siz hiç oynamadınız mı ya gençken hani var ya falan... Yok işe ...

Şirket

Bu kadın da bir acayip. Ne zaman tuvalette görsem saçlarını tarıyor ayna karşısında. Art must be beutiful artist must be beautiful tribinde bir tarama ama bu. Böyle bastıra bastıra ve durmadan. Kafasında saç kalmamış taramaktan resmen. Biraz sorunlu bir tip gibi. Bir gidip selam vereyim dedim geçen gün. Şirkette yalnız olan ben için güzel bir fırsat gibi duruyordu bu kadın. İçine kapanık, şirketin diğer kadınlarından ayrı takılan birisi. Arkadaşları ona Einstein demiyor. Kolay bir arkadaşlık gibi geldi, o da bana muhtaçmış gibi hissettim bir an. Tarakla kurmaya çalıştığı saadetini canlı bir varlık olan benle edineceği dostluk ile bir adım öteye götürebilme fırsatı vermek istedim ona. Sonra bir av gibi gördüm bir an onu. Yalnızlık işte, bazen saçma düşüncelere sevk ediyor insanı. Şirketteki diğer kadınlar sağolsun 2 aydır çalışıyor olmama rağmen kimseyi tanımıyorum da... Neyse ki insana çılgınlarca saç taratacak düzeyde değil yalnızlığım henüz. Daha fazla dedikodu yapabilmek için b...

Kumbara

Ceren’le aşağıdaki konuşmadan bir iki gün kadar önce üstü açılır bir araba görmüştük. Arabanın tavanındaki cam açılırsa tavanındaki radyo anteninin kırılması gerkiyordu fakat. Çok acayip bir yere koymuşlar anteni. Sonra aynı marka ve modelde araba aradık durduk hepsi mi böyle bunların diye. Ceren internetten bulduğu görselleri paylaştı akşamına benle ve aşağıdaki diyalog geçti aramızda. -Efe: Anaaa. Anten yok. Demek onunki sıkıntılıydı. -Ceren: Ya da antene kadar açılmıyordur. Yani bence... -E: Bence hepsinde anten var. İlk açılmada kırılıyor. Bizim gördüğümüz daha bir kere bile açmamış bence. -C: Mantıklı. Belki antenler o şekilde tasarlanmıştır, tam olarak oradan kırılınca çalışmaya başlıyorlardır. Koskoca audi düşünmüştür herhalde. - Olabilir. Kola kutusu gibi aynı. Kullanabilmen için kırman lazım. Başarılı, sonuçta kokakola yaptiysa bir mantığı vardır. Koskoca kokakola yani. - Ya da domuzcuk kumbara gibi. Bir şeylere ulaşmak için başka bir şeylerden fedakarlık etmen...

Terlik

Evde öyle sağa sola bakınıyordum işte tamir edilecek bir şey var mı diye. Malum can sıkılınca insan bir radyo söküp takası, efendim kapı kolu tamir etmeye çalışıp bozası falan oluveriyor. Gözüme camekanlı dolabın içindeki çakı ilişti. Sapı mapı da işlemeli, bir değişik. Bizim evde böyle çakı mı varmış ya. Aldım baktım sağına soluna. Oynancak yer aradım. Basit bir alet. Bir tane vidası var alt tarafı. Tamir etçem desen vidayı sıkabilirsin anca. Çok zevksiz. Tat vermedi. Vidası da gevşemiş gerçi. Tamire açık bir alet, imkan veriyor yani. Neyse şöyle kenarda dursun bir diğer dükkanları da gezeyim daha iyisini bulamazsam gelip bunu tamir ederim dedim attım cebime, evde bakınmaya devam ediyorum. Televizyona sokuldum tam annem bulaşma dedi. Hemen kaptı olayı el attı duruma, yapma dedi, bozma. Analar anlar halden işte. Çok sıkılıyorsun sen seni bir markete yollayım ben dedi. Git bir kilo domates al dedi. İnsana görev yüklenince kendine geliyor bir. Nabzım falan yükseldi, göz bebeklerim büyüd...

Süper Kahraman

Ben bir süper kahramanım. Diğer tüm süper kahramanlar gibi benim de insan üstü bir yeteneğim var. Sıradan insanların yapamadığını yapabiliyorum. Ne şekilde bu üstün yeteneğimi edindiğimden emin değilim. Bir mutasyon sonucu olmadı fakat. Özel gücüm ve ben herhangi bir mitolojiye de ait değiliz. Diğer süper kahramanlar gibi filmim yok benim. Tanıyanım bilenim de pek yoktur zaten. Öyle kendi halinde bir süper kahramanım. Zamanında şu amerikan film şirketlerinden birine Ptt’den bir posta atmıştım belki bir şeyler çıkar diye, ama dönen olmadı. Bu arada söylemeyi unuttum beni sıradan insanlardan ayıran süper gücüm dirseğimi yalayabilmem. İnsanlığa katkım olmadı hiç diğerleri gibi. Şimdiye kadar ne birinin hayatını kurtarabildim ne de dünyayı daha güzel bir hale getirebildim dirseğimi yalayarak. Öyle abartı bir misyonum da yok gerçi zaten. Arkadaş çevresinde ‘Sen şunu yapabiliyor musun? Dilini burnuna değdirebiliyor musun? Peki bir de bu vardı.’ falan gibi sohbetlerde sıra ‘Dirseğini yal...

Havuz

Sitedeki havuzla ilk tanışmam bir akşam vaktiydi. Tamamen boş havuzun kenarına teyzenin biri oturmuş, suyun içine sarkıttığı ayaklarını bir yukarı bir aşağıya oynatarak kendince zayıflıyor, incelip serpiliyordu. Bu küçük hareketiyle yakacağı iki kalorinin peşine düşmüş yorgun ama mutlu, azim saçan mimikleriyle kendisiyle konuşuyordu. Motive ediyordu kendisini büyük ihtimal. Veya o oğlunu kendisinden alan yelloza yapacaklarını düşünüp mutlu sonu da hayal ediyor olabilirdi. Ya da belki doktorun günde birden ikiye çıkarttığı tansiyon hapıyla kendisini daha sağlıklı hissediyor, sallanan ayaklarıyla da zindeliğini konu komşuya gösteriyordu. Mental olarak kendisini gözlerimin önünde heba edişini izledim. Teyzenin ayak sallayıp kendisiyle mimikli diyalog tadında monologlarda bulunması dışında bir küçük aktivitesi daha vardı. Ara ara ayaklarını sudan çıkartıp parmak aralarını ovkalamak gibi insanı havuzdan soğutmaya birebir bir kötü alışkanlık da edinmişti. Deniz olsa sorun değil hadi. ...

Kombi

Eve sindi koku, sindi. Çıkmak bilmiyor. Bildiğin yere çökmüş ağırlıktan, zemine yapışmış. Cam açmalar yetmiyor. Süpürgeyle temizlersin yerden kokuyu, o derece ağır çökmüş yani. Hep o kombi yüzünden oldu bunlar. Kombi bozuk benim evde. Bozuk dediğim bozuk değil aslında. Ama biraz değişik çalışıyor. Karakteri var diyelim. Biraz bilmek gerekiyor sağ salim kullanabilmek için. Şimdi mesela duşa girdin. Şöyle biraz sıcak aksın diye hafif sıcağa çeviriyorsun. Bir anda kaynar su geliyor. Diyorsun tamam, azcık soğuğa çevirirsem tatlı bir sıcaklık elde edebilirim. Gıdım gıdım çeviriyorsun soğuk tarafa. Hop sana buz gibi su bu sefer de. Şayet su kaynarken ısrar edersen kaynar suda ve çevirmezsen sağa sola, su giderek soğuyor, ılıyor. Acı çektirmeden cennet tarafını göstermiyor kombi. Önce cehennemden geçirtiyor. İlahi komedya akışına sahip. Işık ablanın sütünün sıcaklığında, ılık bir su seni bekliyor oluyor yeterince sabırlıysan. Ama orada da sanmayın ki öyle kalıyor ılık ılık. Ilık su kay...

Kiler

Kiler değişik bir yer. Küçükken hiç kilerimiz olmadı bizim. Salon, oturma odası, mutfak gibi kavramlar tamamdı da kilerin ne olduğunu çok sonra öğrendim ben. Bir odayı zaten kullanılmayan şeyler için kullanmamaya başlamak çok saçma gelmişti. Neden işe yaramaz şeyler için güzelim bir odandan vazgeçesin ki. Ama ne bileyim bir yandan da değişik bir şey ve bizde yok ya özenmiştim. Amerikan filmlerinde babaların eski kullanılmayan kameraları çıkardı oralardan mesela. Ki o zamanlar sadece düğünden düğüne kamera görme şansınızın olduğu zamanlar. Evlerde yok öyle bir teknoloji. Sadece bazı bazı video kaset oynatıcılar vardı. O evlerde küçük bir kamera esintisi olurdu birazcık. Kameradan gelen şeyleri oynatan bir alet. Bir evin buçuktan kamera sahibi olması gibi bir şey. Öyle özel şeylerin çıktığı bir yer olunca kiler, bizde de olmasını istemiştim. Evde yeni oluşturulacak küçük kilerimiz için yer beğenmeye bile başlamıştım hatta. Evi enine boyuna gezip anneme muhtemel kiler alanlarım...

Metal

Son zamanlardaki en büyük sıkıntım, grubum. Çok kötü bir metal grubunda solistlik yapıyorum. Şimdiye kadar saheden para kazanmayı bir kenara bırakın para vermeden sahne alamadık henüz. Ses sistemi için ayrı para veriyoruz, yetmiyor bir de sahne alacağımız barın sahibine ayrı para veriyoruz. Sağolsunlar sahnedeyken içtiklerimizi ikram ediyorlar en azından. O da bir tuhaf gerçi. Sürekli bira geliyor. Ben portakal suyu istiyorum. Yine de bira geliyor. Birayı bırakan genç garson çocuk sanki çok samimiymişiz gibi ‘Bak portakal suyu istedin ama ben sana kıyak yaptım, bira getirdim’ gibilerinden göz kırpıyor bir de her seferinde. Kıyak yapmadın yavrucum. Bence bira, portakal suyunun kıyağı olmaz. Her seferinde de kayboluyor sahne sonrası piyasadan. Yakalasam söyleyeceğim. Aylar boyu bira içirdi bana. Sonra mikrafona geğirince geğirdin oluyor. Patronun sonraki hafta daha fazla sahne parası istiyor bizden senin yüzünden haberin var mı acaba. Söyle bana yoksa sen patronun komplosu musun? ...

Bilgisayar

Ben teknolojiden anlamayan biriyim. Anlamayınca da sevemiyor insan tabi. Ama “Teknolojiyi sevmiyorum ben” diye direk konuya girmek çok ofansif karşılanıyor. Marjinal oluveriyor insan bir anda. “Abi sen de mi” oluveriyor. Hayır şimdi marjinalim de yani orası ayrı. Boynumdan fularım iki dudağımın arasından da pipom eksik olmaz. Ama teknolojiyle bir alakası olduğunu sanmıyorum bu durumun. Biraz artizim evet ama bu benm artizliğim. Teknolojinin benim üzerimden prim yapmasını istemiyorum. Kullandığım her şey manueldi şimdiye kadar. Bir öğretmenim ben. Evet öğretmenler olarak (en azından benim çevremdekiler) pek sevmiyoruz dünyadaki teknolojik ve bilimsel gelişmeleri. Bilim adamları insan hayatını kolaylaştırmıyor aksine zorlaştırıyor bizce. Durduk yerde bir sürü bilgi bir sürü yeni araç gereç. Ne güzel yaşıyorduk. Bunlar da nereden çıktı şimdi. Kağıttan ekrana geçmek inanılmaz sancılıydı benim için. Zorla bilgisayar derslerine soktular beni. Hiç sevmediğim ve istemediğim halde ekra...

Kahve

Dün akşam da yine her zamanki gibi oturup son gece çalışması yaptım bir gün sonraki sınavıma. Bilirsiniz, böyle günlerde uyumak geleceğinizi belirler, hayat çizginizi değiştirir. Ayık kalıp sabaha kadar çalışmanız lazımdır. Ya o gün uyursunuz ve geleceğin dilencisi düşkünü olursunuz ya da uyumazsınız ve büyük adam olabilirsiniz. Bilmiyorum deneyimlemedim açıkçası ben de ama öyle diyorlar. Bir nevi atasözü gibi bir şey sanırım bu durum da. Tabiki oturup ben de kahveye bıraktım bünyemi her zaman olduğu gibi. Ona güvendim. Dedim bu beni ayık tutar. Bu beni büyük adam yapar. Çünkü biliyorum ki o öyle okunmuş kalemle silgiyle olabilecek bir şey değil bu iş. Bu tip şeyler lazım. Bir bardak, sonra bir bardak daha, sonra hadi bir tane daha... Olmuyor ne yapsam. Uykum açılmıyor bir türlü. Kahveden umudu kestim. O saatte açık okunmuş kalemci de bulamam. Dedim ben yatayım. Ne de olsa hayatta herkes büyük adam olcak diye bir şey yok. Sistemin serseriye de ihtiyacı var, dilenciye de. Her...