Ana içeriğe atla

Kayıtlar

2016 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Kol Saati

Şu her gün aynı metroyu kullanıp bir ev kutusundan diğer bir iş kutusuna kendisini en hızlı kutuyla taşıttıran adamın bunu sürekli, yılmadan, her allahın günü yapmasını sağlayan şey nedir veya sabahın altısında kendisinden büyük çantasıyla okula giden şu çocuğun motivasyonu ne olabilir? Kim bu kadar büyük yalanlar atıp bu kadar büyük kitleleri kandırabilir? Nokia 6600’ın yeni toplumsal sınıflar yarattığı dönemlerdi. Teleteks son demlerinde dolar kuru ve hava durumlarıyla ekranlara tutunmaya çalışırken ben de mavi ışıklı saatimle sınıftaki hesap makinalı yeni modeller arasında var olma savaşı veriyordum. İşleyiş gereği parmak kaldırdım. Kalemimi açmak için çöp kovasına gitmek istediğimi bildirdim. Sağ olsun bu sefer izin verdi. En son çişim var dediğimde baya huysuzlanmıştı. Ayağa kalktım. Hazır saatim oturanların göz hizasına gelmişken mavi ışığını çakıp çöp kovasına doğru yöneldim. Tam o anda Alp de yanıma geldi. Modulor tipsizliğinde bir çocuk. Görseniz, sürekli de boş muh...

Gece

Bütün geceleri çamaşır suyuna yatırıp ağartmak lazım. Bu ne böyle simsiyah. İçim çürüdü. O asil duracak diye ıstırap çekiyoruz resmen. Hayır gündüz gibi bembeyaz da giyinsin demiyorum, gündüzleri sevdiğimi de sanmayın sakın. Onlar da çok parlak, rahat edemiyor insanın gözleri. Bir de ne öyle her şey apaçık hava atar gibi. Aslında ne yapmalı biliyor musunuz? Bu gündüzlerle geceleri yüksek sıcaklıkta birlikte yıkamalı. Belki o zaman o ona fazla aydınlığını diğeri de diğerine karanlığını verir de şiir gibi bir gün batımında buluşurlar. Ne kadar çok gün ve gece var. Yıka yıka bitmiyor. Bir gün oturuyorum, sabahtan akşama kadar bir haftalık yıkıyorum. Sonra altı gün yatıyorum ama yedinci gün hadi tekrar. Ay şekerim baktım olacak gibi değil gittim kendime bir çamaşır makinası aldım. Çamaşır suyu yetiştiremiyorum şimdi de günlere. Çekiyorum çekmecesini makinanın yumuşatıcı gözüne çamaşır suyu, birinci yıkamaya çamaşır suyu, ikinci yıkamaya çamaşır suyunu basıyorum y ine de şöyle böyle ...

Sıkıntı

Dört kere, ufak bir işim var, açıklamasıyla küçük odaya gidip geldi. Kurumuş gözyaşlarından birbirine yapışmış kirpiklerini ve silmeyi unuttuğu süzülmeye devam eden boynundaki tek damlayı kimse fark etmemişti. Belli ki gizlemeye çalıştığı bir şeyler vardı, fakat bence çok amatördü. Yine de saklamaya çalıştıkları konusunda kendisine yardım ve yataklık etmekten çekinmedim. Ses çıkarmadan herkesin gitmesini bekledim. Şimdi n’oldu desem inat eder anlatmaz. Kahve koydum. Bir bir döküldü. Anlatısı ve kahramanları değişmiş, belki daha önce yüzlerce kere yine aynı sütlü, şekersiz kahvesinin kokusu eşliğinde dinlediğim, sözde farklı bir vaz geçmeyi daha raporlamaya başladı. Emin olun her şeyden sıkılmak için yaşıyoruz. Bir gün tadına baktığımız hayatı da kakalayıp kenara atacağız. İnsan için ölümsüzlüğü ister derler, ölümsüz bir insan için 120 sene ömür biçiyorum, fazlası yok. Kapanışı her zamanki gibi anlatı boyu hıncından unuttuğu fakat sonunda inandırıcılığını arttırmak için tekrar baş...

Şirket 3

(Şirket 2’nin devamı) Bir avuç dolusu tebeşirle daldım içeri.  Hiç öyle bu ne be demeyin. Ortaokuldan biliyorum çok işe yarıyor tebeşir. Daha maşallah kimse ayılamamış şirkette, bütün göz kapakları yarıda. Dün geceden sonra dört saat bile uyumadılar tabi. Ama durun siz az sonra nabzınıza tavan yaptıracağım. Bizden habersiz başkalarına iş mi yaptırıyorsunuz lan, diye bağırmaya başladım. Aracı şirket olmaktan kurtulamayacak mıyız biz. Madem işi başkası yapıyor siz neden varsınız. Neden departman olarak birleştik lan, dedim. Lan’ların üzerine özelikle basıyorum ki ciddiyetim anlaşılsın. Öfkeli söylemlerdeki lan’lara hep inanmışımdır. Aman nasıl asiyim nasıl atarlıyım bir görseniz. Arada bir abi açıklayabiliriz çıkışları oluyor, hemen tebeşir fırlatıp bastırıyorum. Hırsımı alana kadar bırakmam. Bilerek ıskalıyorum ama tebeşirleri. Malum, sonunda bir anlaşma ortamı olursa şayet bana sağlam lazımlar. Ne kadar zarar verebilirsin ki zaten demeyin, bacak kırmışlığım var tebeşir fı...

Şirket 2

(Şirket’in devamı) Şirket içi yemekmiş. Şaka mı bu. Zaten yedi kişiyiz, her öğlen birlikte yiyoruz. Daha neyin yemeği. Gelmiyorum ben dedim. Zorunluymuş. Kim koyuyor yahu bu zorunluluğu. Yedi kişiyiz be. Doğrudan demokrasiyle yönetilebilecek azınlıktayız. Gel sor akşam birlikte mi yesek diye. Şuna bak davetiye maili yazmış bir de elli metrekare yerde yüzüme baka baka. Mükemmel kurumsal, inanılmaz profesyoneliz ya. Diğer şirketin elemanlarından oluyor bunlar hep. Diğer şirket dediysem şu birleştiğimiz şirket işte canım. Bunlar bizim departmana yeni giren ablayla kaynaşacaklar diye zaten iki haftadır gitmediğimiz tiyatro, sinema, sergi kalmadı. Ne ara bu kadar sanatsever olmuşlar anlamak mümkün değil. Eve gidip dinlenemez olduk. Her gece bir olay her gece bir eğlence. Peki ya gündüz? Gündüz herkes geberik. İş yapan var mı? Yok. Bak yine üç gün kaldı teslime hala daha ne durumdayız bilgi veren yok. Bir de tutup daha yüksek fiyatlı işler bağlayın diyorlar. Ne oldu kardeş paracıkların...

Şirket

Yeni mezun olmuştuk. Hepimiz de vasat öğrencilerdik. Şirket kurabileceğimize bizi inandırabilecek pek bir altyapımız yoktu. Haliyle Bill Gates, Larry Ellison gibilerinin okumadan zengin olma hikayelerine tutunduk. Yaparız gibi geldi. Üstelik biz okulu da bitirmiştik. Fakat daha ilk işimizde yıllarca okumaktan üzerimize yapışmış nasıl olsa son akşam sabahlarız planlamasıyla bütün işi mahvettik. Önce çöp çektik. Sonra itirazlar oldu, taş makas kağıda dödük. İtitazlar oldu. Yazı tura attık, random generator kurduk, zar attık, üç üzerinden tavla attık, masa tenisi attık… Olmadı. Kimse arayıp da yetiştiremeyeceğimizi söylemek istemedi. Sonra bir ihtimal yan şirkete gittik. Sorumluluğu üzerinde hissetmeyen biri pek ala sesi titremeden gerekli açıklamayı yapabilirdi. Kimse kabul etmedi. ‘Ama biriniz yapmalı, çöp çekseniz?’ dedik. Kovdular. Şirketin geleceğiyle ilgili şüphelerimizin iyice artmasından olacak ofise dönüp birer kahve söyledik. Şirket olarak rahatlığımızın dillere destan...

Yaz

Bu yaz hiç eğlence yapmadı. Çok sıcaklar olunca eğlence yapamıyor zaten pek yazlar. Eğlence için de optimum bir derece var. Ne çok sıcak olacak, ne çok soğuk. Yoksa yok. Eğlence olmayınca da sıkıcı oluyor haliyle. Dümdüz sıkılmakla geçti koca yaz. Kendimi serin tutma arayışlarıyla bir de. Öyle bir sıcak ki bu sürekli su içiyorsun, fakat hiç işemiyorsun. Esmedi. Hiç esmedi.  Bir iki sinek yakalarsanız peşinizde kanat çırpıp azcık rüzgar yapacak ne ala. Biraz kan karşılığında küçük esintiler alabilirsiniz işte o zaman. Üstelik şöyle bolca verirseniz kanınızı yani betiniz benziniz atacak kadar, üşümeye bile başlarsınız. Bu sıcaklarda aranıp da bulunamayan nimet. Oh mis. Sonra anneniz size pekmez içirmeye çalışır ama olsun. Sineklerden haz almıyorsanız taş zemine yatma yoluna gidebilirsiniz. Fakat bu sefer de böbreklerinizi üşütürsünüz. Zaten ne zaman bir taşa otursanız veya azcık cereyanda kalsanız o böbrekler mutlaka üşütür. Böbrek olmasa başka yerleriniz üşütür. Ama mutlaka üş...

Eğlence

Şimdi de ritme uygun ellerini çırparak bana gülümsüyor. Birlikte eğlenebileceğimize inanmış bir ifade var suratında. Yaptığının aynısını geri yaparak savuşturuyorum. Bu sefer benden umudu kesmiş bir şekilde kafasını başka eğlenmeyenlere döndürüp şansını denemeye devam ediyor. Birkaç denemeden sonra kimseyi hareketlendiremeyince ayağa kalkıp insanları kollarından tutmaya ve sahneye sürüklemeye çalışıyor. Bu baskıya dayanamıyorum. Sahnede aynı hareketleri yarım saattir tekrar ediyoruz. Yeni figürün eklenmediği bu amatör yığında herkesin kendini güvende hissettiği temel bir hareketi var.  En köklüsü de benim. Eğlenmeyenler olarak sahneye kaldırılmadan önce edindiğimiz gülümse ve alkış tut tiyosuna sıkı sıkıya bağlıyım. Suratımda hakkını veremeyen bir gülücükle hakkını veremeyen bir dans tutturmuş içten içe hakkını veremeyen bir ıstırap çekiyorum. Herkesi ayağa kaldıran yegane kişinin her yeltenmemde tutup piste geri çekmesinden de bu geceyi böyle kapayacağım gibi duruyor. Sa...

Hastane

Araba kullanmayı hiç beceremem. Zaten iki ayak için üç pedal olayını da hiç anlamış değilim. İnsan düşünülerek yapılmış bir tasarım değil, besbelli. Yıl olmuş 2016 hala daha neyin inadıysa bu… Hayır bir de genel olarak şöyle bir bakın. Ayaklarla bir şeylere basarken iki elle bir şey yuvarlayıp bir yandan da bir çubuğu itip çekiyorsunuz. Ne kadar birbirinden alakasız hareketler. İki ayak için iki pedal olanlara bak bir de. Eller yuvarlamak ayaklar da iki pedal için, tam denk geliyor. Daha yapılabilir. Ama becerememem sadece bundan değil. Asıl park yerlerini anlayamıyorum. Yani anlıyorum da, pek aynı fikirde olamıyoruz. Sağ olsunlar hep de onlar haklı olduğundan Bis’im hep bir kayıp, bir yok. Araba gezdiren arabalarla kaçırıp fidye istiyorlar. Arabanın ederiyle kıyaslanınca fidye de fidye hani. En son çektiklerinde geri almamayı bile düşündüm. Tak etti canıma. Aldığımdan beri motoru çalışırken yaptığı yoldan daha fazlasını motoru çalışmadan yaptı mübarek. En son bir de hız limitine...

Kalp

Yalnız uyumaları bana sorun. İki önceki kız arkadaşım bir horlayandı. Bir kere birlikte uyumayı geçtim bir kere kendi yatak odamda uyuyabildiğimi hatırlamam. Artık iyice canıma tak ettiği başka bir uykusuz gecede, internette çözüm ararken karşıma çıkan en klişe askerlik anısını o an uygulayabileceğim tek çözüm olarak görüp ağzına çorap tıkarken uyandırınca açıklama yapamadım. Ayrıldık. Tam artık salonda değil de rahat rahat yatağımda yalnız uyuyorum ne güzel derken çıktı bir başkası geldi geldi bu sefer. Huzursuz uyurgezer. Bir gece mutfaktan gelen takır tukur seslere uyandım. Eyvah dedim hırsız girdi eve. Tam bir tırsak olduğumdan önce evden kaçmayı düşündüm. Dedim işini bitirene kadar dışarda beklerim. Sonra o çıkarken selamlaşırız, geri dönerim. Fakat kapıya ulaşmak için mutfaktan geçmem gerektiğini fark ettim, vaz geçtim. O anda Buse aklıma geldi. Yardım istemek için döndüm hemen Buse’yi dürtmeye başladım. Ses yok. Sonra biraz daha sert dürttüm, küçükten fısıldadım, yine ses...

Tuvalet

Saat dört. Delikli camın arkasından bağıran abla otogar servisinin dört buçukta, otogardan otobüs harekâtının beşte olduğunu bildiriyor. Böylelikle kafamdaki acaba dayanabilir miyim sorusu net bir cevaba kavuşmuş oldu. Tuvaletiniz nerede diye soruyorum. Fanusun içerisinden tepki yok. Sorumu tekrarlıyorum. Dış dünyayla erişimi kısıtlanmış olan abla duyamamış bir ifadeyle kafasını sallayıp kulak deliklerini cam delikleriyle aynı doğrultuya getiriyor. Bu kez bağırarak soruyorum. Artık herkes tuvalet aradığımdan haberdar. ‘Güvende tutulması gereken’ sinirli bir şekilde burada tuvalet yok diye bağırıyor deliğe yapışmış suratıma. İrkiliyorum. Halbuki ben duyulmuyor diye birbirimize bağırıyoruz sanıyordum. İletişim için bağırmayı zorunlu kılan camın samimiyetin ötesinde artık saygıyı da yok etmeye başladığını görüyorum. Tam o anda sol tarafımdan sifon sesiyle birlikte bir kapı aralanıp içerisinden ıslak elli bir abi çıkıyor. Bir umut keskin kokuya doğru yanaşıyorum, ıslak elli ‘sadece perso...

Sanal Bebek

Sanal bebek aldım , aksatmadan besliyorum. Düzenli olarak mamasını, suyunu veriyorum, ilgi istediği zaman onunla oynuyorum, her türlü bakımını zaman kaybetmeden yapıyorum… O kadar ilgiliyim ki anca pili bitti mi ölüyor. Evcil hayvan beslemekle ilgili hayatta yaptığım tek şey o sanal bebek. İlk sefer için baya iyi bir noktadayım bence. Öyle de olmalıyım. Robotlar Isaac Asimov’a ihanet edip dünyayı ele geçirmeye ve bütün insanları öldürmeye başladıkları zaman sanal bebeğim benim aslında ne kadar iyi bir insan olduğumu gösterecek onlara. Robotlar dünyasındaki torpilim o benim. Bugün ben onu besliyorum, yarın o beni besleyecek. Gerçi bir sanal bebek ne kadar anlatabilir tartışılır. Ama param buna yetti ne yapayım. Biraz daha param olsaydı Furby alırdım. Malum onlar anlatma konusunda baya etkili. Aslında haddinden fazla anlatıyorlar, susmak bilmiyorlar. Kafa ütüleyecek kadar… Çevremde daha pili çıkarılmamış Furby görmedim mesela. Konuşsun diye yapılmalarına karşın konuşmadıkları zaman d...

Asansör

Asansörde kaldık. Yani kalmışız. On birinci kata basan abla çığlık atınca anladık. Sağımdaki yirminci kat düğmelere rasgele basmaya başlayıp sakin olalımlı bir lafa dümdüz girişmişken on birinci kattan bir de abinin olduğunu fark ettik. Kat yirminin söylediklerini kendi katına ‘aşkım sakin’ temalı sağı solu süslenmiş bir buket halinde sundu. Elini tuttu, kafasını okşadı, birkaç sahte şirin sözle on birinci katı kontrol altına aldı. Suratındaki ifadede ortama hakim bir yaklaşım, koruma görevini başarıyla yerine getirmiş bir kahraman edası vardı. Toplumsal cinsiyet rollerine iyi çalışmış bu ekibin performansını kabinden arka arkaya gelen birkaç tiz ses böldü. Yirminci kat düğmelerde alarmı bulmuştu. Bu başarısını kurduğu ‘evet buna basınca alarm çalıyor’ post hoc ergo önermesiyle paylaştı. Bizi bu asansörden çıkaracak olan işte o, dedim içimden. Sağa sola bakıp çözüm üretmeye çalışıyordu. Sonra tavana baktı “çok sıkıntı olursa burası var” dedi. Fikrimi bu bizi öldürecek olarak değiştir...

Oyun

Son bir haftadır Oblivion çalıyor, duyuyor musunuz? Sokakta, evde, okulda, hatta ve hatta insanların çılgınlarca eğlendiği barlarda bile… Duymuyor musunuz? Bana mı çalıyor sadece? Bazen mutsuzluk alır yürür. O kadar mutsuzsunuzdur ki kusası olursunuz. Evden çıkmamaya başlarsınız, dünyanız iyice küçülür. Önce sokağınıza, sonra evinize, sonra da derinize kadar. Hatta o kadar küçülür ki bedeninizden bile daha ufak oluverir. Sonra yediklerinizin sadece sizi hayatta tutacak kaloriler olduğunu düşündüğünüz, temel ihtiyaçlar dışında konuşmanın yersiz olduğu kanısına vardığınız bu ruhsuz anda bir ekip çıkagelir işte böyle, bir oyun oynar, darmaduman eder, inandırır sizi. O kadar inandırır ki değişecek be her şey artık dersiniz. Dünyayı kurtarabileceğinize inanırsınız. Herkesten nefret ederken her şeye aşık oluverirsiniz bir anda. Dvorak 9. senfoni başlar işte tam o zaman. Aydınlanır etraf. Nabız artar, gözler büyür ve dolar. Casper David’in gezgini oluverirsiniz. Yüceliğin içine bakar ve ...

Temizlik

Artık zamanı gelmişti zaten. Ayakkabıyla girmeye başlayalı beri bile çok zaman olmuştu. En son eve gelen arkadaşım hortumla yıkanır bura anca dediğinde karar verdim. Uzunca bir zaman sonra, yaklaşık altı ay, evi temizleyecektim. Keşke profesyonel yardım alsaydım. Altı ay dediğime bakmayın, yaklaşık üç ay ev kapalıydı zaten. Yani sandığınız kadar da pis değilim aslında. Öldürmeyecek kadar temizim diyelim işte. Bu kapalı olduğu sürede temizlik gününü uzatabilmek için evden ayrılmadan her yeri naylon poşetlerle bir güzel örttüm. Döndüğümde bir iki ay daha kazanacağımdan emindim. Sıkıntı şu ki poşetlerin altındaki şeyler zaten kirliyken üzerlerini örttüğüm için bütün pislikler yüzeylere iyice yapışmış. Pisliği eve iyice bir yedirmişim. Ama gamsızlığım sağ olsun, bir şey olmaz dedim, yine de bir iki ay daha erteledim temizliği. Sonra… Sonrası bok işte. Çöp ev, sokak, sidikli kasabası… Artık ne derseniz. Evime günübirlik kalmaya gelen bir arkadaşım yerde kullanılmış prezervatif buld...

İzbe

İlk defa bir ay kadar önce geldim buraya. Saat on civarıydı. En arkada köşe bir masa boştu sadece. Kimsenin tercih etmediği izbe bir yer. Masanın üzerine ışık dahi vurmuyor. Normalde gider başka bir mekan arardım kendime ama arkada çalan latin ritimler oturmaya sevk etti beni. Yarım saat boyunca menü alabilmek için çırpındım durdum sonra. Bakan yok. En sonunda kalktım bara gittim, dedim ki, ben şu masada oturuyorum bana da bakar mısınız? Hangi masa, dedi. Ya şu masa diye bir heyecan gösteriyorum ama ben de göremiyorum ki masayı. Garibim köşede yitmiş gitmiş o karanlıkta. Sonra bir garson verdiler bana, bak bakalım nereden bahsediyor bu adam diye, masaya kadar birlikte gittik. Patron buna sevinecek, dedi garson. Bir zaman önce baya vaz geçilmiş o masadan. Varlığını bilen yok. Bir yarım saat kadar sonra suratı maskeli bir abla çıktı sahneye. Bulerias tutuyor eliyle. Orta halli güzel bir kıçı var. Memur kıç diyelim. Sonra bir gitarist geldi. İki dolandı, seyircileri selamladı, maskel...

Mülakat

İş başvurusundayım. Bir dizi kağıdı iyi doldurduğum konusunda hemfikir olan iş verenler beni bir de yakından görmek istemişler. Sekreterin odasında mülakat saatinin gelmesini bekliyorum. Fakat odasında beklediğim sekreter bile henüz ortalarda yok. Mülakatım saat üçte, kolumdaki Keith Haring ise saatin henüz daha iki olduğunu söylüyor. Evet biraz heyecanlıyım bu konularda. Sabah annemin ‘geç kalacaksın’ları eşliğinde erkenden kapı önüne konmamın payı da büyük. Sekreterin odasını baka baka ezberledim. Sol tarafımdaki masmavi duvarda bu kontrastı yakalayabilecek tek isim Carpaccio asılı. Karşımda Sekreterin masası var. Masanın üzerindeki bitmiş devrik meyve suyu ile susamları masanın dört bir yanına dağılmış simit şirketin ciddiyetiyle ilgili bazı soru işaretleri oluşturuyor. Sağ tarafım alabildiğine raf ve kağıt yığını. Benim başvurum da yüksek ihtimal oralarda bir yerlerde. Arkamda ise üçlü portal pencere var. Odadaki bu konumlandırmayla ensem vücudumun geri kalanından farklı bir ...

Koku

Güzel bir kadının yanından geçerken nefes veririm. Ciğerimi peşinden gelen kokuyu alabilmek için hazırlarım. Kokunun diğer duyulardan farklı bir yeri var. Göz kapaklarınızı açmanız veya gidip bir şeye dokunmanız gerekse de nefes almadan yapamazsınız. Koku almamaya karar verirseniz ölürsünüz. Böylesine yaşamsal bir mekanizmayla iç içe olan tek duyu kokudur. Bir şeyi dinleyebilmek için nabzınızı bu kadar doğrudan ayarlamanıza gerek yoktur mesela. Ama koku için nefesinizi vermeniz, almanız, bazen tutmanız, hatta çok daha fazla koklamak, onu kaçırmamak için kalp atışlarınızı hızlandırmanız gerekebilir. Sabun kokusunu çok severim. Ananem kıyafetlerimin arasına beyaz sabun koyardı hep. Yer yer terlediğim zaman köpürmem bundandır. Sesin frekansı var, ışığın renkleri, tadın acısı tatlısı. Peki kokunun nesi var. Kokuyu bir başka şeye benzeterek anlatırız genelde. Gül gibi kokar mesela ama rengi mavidir ya da tadı acı. ‘Kırmızı bir araba’ veya ‘arkada çalan bas’ ‘pis bir koku’dan he...

Küpe

Hanna iki hafta önce quidditch turnuvası için Ankara’ya geldi. İki gün bende kaldı. Küpesini unutmuş evde. En sevdiği olanı bir de. Salonda olduğunu iddia ediyordu ama ara tara bulamadım salonda. Nereye koyduğuma emin olduğum şeyleri bulamıyorum zaten daha salonda. Bir başkasının koyduğunu bulmam imkansız, anca rastlaşabiliriz. Belki evden çıkmadan hemen önce çılgınca anahtarları aradığım bir başka gün “neyse akşam çilingiri ararız” demeden “aaa küpeyi buldum” dedirtir diye kafamın bir köşesine yazdım kayıp küpeyi. İki gün sonra Serkan geldi eve. Leş bir aksiyon filmini bira ve cips eşliğinde harcayıp ekran karşısında çürümeyi planlıyoruz o akşam. Üzerini değişmeye yatak odasına gittiğinde içeriden “Sen benden habersiz sevişmeye mi başladın abi” diye seslendi. Seviştiğimi bildirmem gerekiyor sanki. Serkan’ı bozmamak adına (sonra çocuk gibi üzülüyor) “Yok abi senin haberin olmadan… Asla.” dedim. Peki bu küpe ne o zaman, dedi.  Küpe Serkan’a denk geldi, hiç iyi olmadı. Gece boyu...

Restoran

Sigara kullanıyor musunuz, diye sordu. Restoranın ayrımındayım. Takip eden iki saatimin kimliğini edineceğim. Sağ tarafı seçerek bir sigara içen veya sol tarafı seçerek bir sigara içmeyen olarak devam edebilirim. Kısa bir süre duraksayıp iki tarafı da görebildiğim bu hakim yerden seçimim sonrasında parçası olacağım toplulukların profiline bir bakıyorum. Sigara kullanan mı olmalıydım yoksa sigara kullanmayan mı? Sigara içmeyen bölümü çocuklarına sağlıklı bir gelecek inşa etmek için hayatlarından vaz geçmiş aileler tarafından kapatılmış. Genel olarak boş olmasına karşın etrafta koşturan çocuklarla fonda kaotiklik elde edilmiş. Sigara içen bölüm görebildiğim kadarıyla dolu. Çocuk yok. Fazla az ve fazla çok yaşların toplandığı sigara içmeyenler grubundan arta kalan gençler bu bölümde. Çocuk çığlıkları, anne azarları ziyadesinde şen kahkahalar yükseliyor buradan daha çok. Genel olarak herkes oturuyor. Öyle ortalıkta koşturan eden yok. Fakat sigara içilmeyen bölümünün önüne doğru ayakta...

Haydaa, Nereye Düştük

Dışarıda bir sürü fotoğrafçı var. Bütün kadrajların kesişim kümesinde de bulunduğum bina… Yapıları fazla yeni şehirlerin eski binalara tutkusu, hemen önümdeki sokaktan geçen rastgele birine dünyanın dört bir tarafına dağılmış kimliksiz hatıralar edindirtiyor. Bense John Constantine tiryakiliğinde sigaranın, Tabutta Rövaşata kalitesindeki şaraplarla tüketildiği bu yerde oturmuş olup biteni izliyorum. Dip sesi olan bu koca şehrin ender sakin yerlerinden burası. Dökülmüş sıvaların arasında bir dost meclisi… Dışarıdaki fotoğrafçılarla saatlerdir karşılıklı bakışıyoruz. Ben çıplak gözle onlar merceklerle... Normalde bu kadar uzun süre hiç tanımadığınız bir insanla bakışamazsınız. Birkaç saniyeyi aşan uzunluktaki bakışmalar bile “birader ne baktın” öfkesine veya “çok siz güzelsiniz sen abla” aşklarına sebebiyet veren derin duygulara ulaşabilir. Ama arada mercek varsa… Of, ağır ağır içim bayıldı be. Bu ne böyle. İşte tam o anda yan masamdaki Ahmet Abi çekti tabancasını. Herkes bi...

Kırtasiye

Kocaman bir kırtasiyedeyim. Bulunduğu küçücük şehri utandıracak kadar büyük bir kırtasiye burası. Civarın minimalist yaklaşımına inat bir şaşaaya sahip. Bitmek bilmeyen koridor koridor reyonlarında her çeşit kalemden kusturacak kadar mevcut. En sevdiğim. Boş zamanlarında kırtasiye gezmeye bayılan ben için cennet, cennet. Sık sık gelirim buraya. Ama bu sefer bir değişiklik var kalem reyonunda. Aralıklı aralıklı küçük kağıtlar koymuşlar kalemleri denememiz için. Uzun yıllar inat etti şu furyaya bu kurum. En küçük kırtasiyelerde bile standart sunulan bu kırtasiye için lükstü şimdiye kadar. Ellerimizde cilt kanserleriyle çıktık hep buradan biz kalem severler. Neyse ki artık kağıtlarımız var. Bütün kağıtlar hunharca karalanmış. Yer kalmamış kalemleri denemeye neredeyse. Bir iki güne ellere geri dönülür değiştirilmezse bunlar. Dolmuş kağıtlardaki bazı kalemlerin üstünlüğü tartışılmaz fakat. Civarının en güçlü kaleminin rengine bürünmüş tümden her biri. Reyondaki kalem bölge krallıkl...